TABLO TASARIMLARI



Blog Arsızı Oldum:)))

Yeni Siteme Taşındım:




tıklayınız


________________________________________________________

Tuval Üstüne Baskı - Digitalart Tablo Tasarımları:
- Alta doğru inerek izleyebilirsiniz -

-büyük olarak görmek için resme tıklayınız-



1-Dream_Ruya


2-Whirling-Dervishs_Semazenler


3-Dance_Dans


4-Woman-and-Sea_Kadin-ve-Deniz


5-Lyra


6-Blue Nights - Mavi Geceler


7-Sunset of Life-Yaşamın SonYılları


8-Date_Buluşma


9-Revolution Years_Devrim Yılları


10-Nirvana-Mutluluk

11-To Be En Route_Yolda Olmak


12-Rooms_Odalar


13-Bed_Yatak

sessiz sayfa: O ağaç sizin/Bekir Coşkun

sessiz sayfa: O ağaç sizin/Bekir Coşkun

KALEİÇİ, YAT LİMANI FOTOĞRAFLARI




ŞERİF ERGİNBAY


Kaleiçi, Yat Limanı / Antalya


foto çekimi: Mustafa Koç


YÜZÜNDEN NELER GEÇER

YÜZÜNDEN NELER GEÇER..


İsteksiz adımlar, hani
Anlarsın ilk adımda sonunu da
Sığ sulara göre değil ayakların;
O zaman yüzünden yollar geçer.

Dalgın bakarsın, incinir mavi
Yosun sarılır kayanın hüznüne,
Geç kalmaz hiç yağmurların;
O zaman yüzünden bulutlar geçer.

Yürek sarılır, parıldar inci,
Kıyıların kum örter düşüne,
Derinlerde kanadı gökkuşağının;
O zaman yüzünden kuşlar geçer.

Bilirsin bir yerlerde beklendiğini,
Umarsızken, gelir sessizce,
Ve ışığı olur süveydanın;
O zaman yüzünden aşklar geçer.


ŞERİF ERGİNBAY

ZEKİ ERGİNBAY (1948-1977)

ZEKİ ERGİNBAY (1948 - 1977)

"... Hapishane, tutukevi, demir parmaklıklar, sıkı yönetim, fakülte [İnşaat Mühendisliği], dergi [Teknik Güç], zulüm, tabanca, bıçak, işkence, ölüm, morg, mezarlık, otopsi... Kısa süren bir ömrün hızla çevrilen sayfaları. Bu yaşam öyküsü 1970'ler Türkiye'sinin kesitidir. Zeki ve Zeki'ler ölürlerken yaşamın utancı toplumun yüzüne yansımaz mı? Gerçekte hepimiz öleceğiz. Yaşamın anlamını her sevdiğimizin ölümünde biraz daha anlayıp algılayarak. Yaşamın anlamı nedir? Tutukevi midir? Demir parmaklık mıdır? İşkencehane midir? Faşistlerce kaçırılıp öldürülmek midir? Aşık olmak mıdır? Sözlüsüne doğru dürüst kavuşamadan otopsi masasına yatırılmak mıdır? Yoksa tümü birden midir? Tüm devrimci mirasın zehir zakkum tadını baldıran şerbeti gibi içmek midir? Zeki gibi yaşarsa insan, bin yıllık insanlık sürecini otuz yaşına varmadan özümser mi? Şu dakikada bilemem. Yazının şu satırlarına vardığımda, bildiğim, içime çöken sızıdır.

'Zeki'nin ölümü üstüne yazıyorum. Şimdi tek gerçek bu. Ama Zeki'nin ölümünde nice doğumların özü oluşuyor. Bir gerçek bu. Bu gerçek, Zeki Erginbay'ın ölümünden daha evrensel bir gerçektir. Zeki yaşarken biliyordu bunu. Bilmese seçer miydi seçtiği yolu; ölür müydü öldüğü gibi..."

İlhan SELÇUK

11.02.1977


O günlerin acısı, hüznü, öfkesi ve hengamesi içinde bu yazıyı okumuş muydum? Şu an pek emin değilim. Ama ortaokul yıllarımdan beri şiir heveslisiydim ve giderek güncel iklimin duygularını daha çok yansıtmaya, görev aşkıyla, emeği ve mücadeleyi yüceltmeye adanan acemice de olsa 'bizce' anlamlı şiir olanın ardından koşmaya devam ediyordum. Soyadımın güne göre keskin, antipatik ideolojik anlamı, günün illegalite abartısı vb. nedenlerle kendime mahlas arıyordum. Zeki Erginbay üstüne abilerimizin yaptığı konuşmalardan karakter ve fizik olarak bana yakıştıranlardan sonra kendime Erginbay soyadını seçtim. Bu bir tür vefa, süreklilik, adını yaşatmak vb. karmaşık duyguların sonucuydu. "Şerif" ise daha özel arkadaşlığımız olan başka bir kaybımızın adıydı..



İki Kıyı/da Bir




İç göğümü
silahın sulansın
eğ içine kuşkuyu
namlu şakağında
düş açsın göğüme.

Gözlerin kıyı özlemi
zaman açtır tenimde
al bulutumu
seviştir bademinle
-çiçeğim iğde-

Boz patikam
bar bar oyunlarını
tene giren bıçağın.

Her yol
kavşağını özler.

Açtı iki kıyıda
nar çiçeği şafağın.

İki kıyıda
güvercinin uzun uykusu
düş görür ellerimde.

İç göğümü
al bulutumu
tene giren bıçağın
sar iki kıyıda
yarasına gökkuşağının
-çiçeğim iğde-


Şerif Erginbay

DEĞİRMEN FOTOĞRAFLARI































Murtiçi Köyü, Akseki / ANTALYA

GRAFİK TASARIM

Çalışmaları büyük boy görmek için tıklayınız.

serginbay@hotmail.com

serif.erginbay@gmail.com



LYRA ve ORPHEUS

LİR VE ORFE

1
Soylu sesinin yankısı aralıyor ağzımı durmadan
dilim uyanışını dönüyor.. dönüyor teldeki sızım..
bulutum, çalgım, takımyıldızım; Lyra…

Bin kez söyleyip unuttuğum şiir.. bulup kaybettiğim kıyım;
patikam, ormanım.. yeniden başlamak için güneş yakınlığına;
ormanın aynasından çiylerimi taşıyorum bulutuna…

Şarkınla akıyorsun.. bin düğüm çözer tel tel sarılışın,
uzun soluğum ısıtıyor dalını, aralıyorum göğe sarmaşığını,
bin yıllık ağzımda unutulmuş deniz tadı; Lyra..

Kollarımın çağıran boşluğuna sığınan ışığım;
ellerin taşıyor bende
bir yaprak veriyorum adına.. köpük köpük dök sesini..
ıssızlığıma kanat..!
bir yaprak veriyorum adına; gürültüyle açıyor orman kendini..
binlerce sözcüğün akıyor içimin yıldız kaymasına.

Yüzünü göm ve kaybolsun yüzümün aynasında
saklı kalsın suyumuzda sis demeti..
ormanı geceye salan son aydınlığıyla günün
eşiğimin otları üstünde parıldayan inci.. Lyra..


2
Yaprak: ikizim!
sancımda doğan şafağım;
gezgin ruhumda yol alan güneş.

İçine çekiliyorum büyük pencerenin
incinmiş yosun telaşı suya gömülü taşlarında..
Yürü.. Çoğal.. Yankılan ey orman..! Yaprak: ikizim!
Göğsümde yıldız bolluğu: Mevsimim..!

Çiçeklenmiş patikanda yol yol ellerim..
hep derinine çılgın ormanın... binlerce yol
soluğunla doluyor bulutum..
binlerce yol yaprakların arasında.

Ormanın açık kucağında sessiz düş,
göğsümde yıldız bolluğum -mavi ve derin-
açık bırakarak sayfalarını çiçeklerinin;
ruhunun yankısını öpüyorum; Lyra..


3
Şimşeği kuşanmış yüzünün binlerce anlamı, çoğalan..
yüzümde soluğun; binlerce aralanmış damla..
açıyor dallarını sonuna dek.. orman.. örtüyorsun beni..
yüzün.. soluğun..baştan sona yaprak denizi.

Yüzünde aralanıyor durmuş zaman:
hazır şimşek..! hazır düş…
hazırlanıyor dudaklarda dönüp duran kan..!
yankılanıyor yüzünün şiirinde; isteğin aç ağzı!

öpüyorum ağzının “orpheus” sesinden; ruhumu saran
bulutuna yolum..

Beni yıka, sonsuz kıyına uzandım; uzandım iç döküşüne..
Yankılan..!
ruhumun aynasından dökülüyorsun:
ağzımda bin yıllık şarap..
Dingin koynunda ormanın, sarmaşığın uykusunda
güzelliğine uyanıyorum durmadan; durmadan! Lyra..


ŞERİF ERGİNBAY

MEHMET H. DOĞAN, ŞİİRCE 23

Not: 10 yıl önce yayımlanmış olan bu yazıyı internet ortamında
göremedim. Benden ve benim Dar Köprü kitabımdaki şiirlerin
değerlendirilmesinden ötede şiir ve poetika adına söylenenlerin
değerini düşünerek Mehmet H. Doğan adına ve anısına saygıyla
bu yazıyı yayımlamak sorumluluğunu hissettim. Şerif Erginbay

MEHMET H. DOĞAN

ŞİİRCE 23


Fazla iç içe, çok burun buruna yaşamanın şiirleri yazıldı, yazılıyor son zamanlarda. “Ah kimselerin zamanı yok/ Durup ince şeyleri anlamaya” diyen Gülten Akın’ı doğrulamak ister gibi, hep aynı yerde durup bakmamın şiirleri. İster yalnız başına, ister kalabalık içinde. Belki de şöyle bir durup çevreye, hatta kendine bakmak gerekiyor. Kim bilir belki de o zaman “Çok yakın[mış] bize en uzağımızda olan…” diyebileceğiz.

“Vazgeçişlerimizin sınırsızlığıyla şaşkın olanlar zırhlar/ edin[ecek]ler hemen. Önemsedikleri sözcükleri/ birer birer yitir[ecek]ler.”

“Yine de/ kösnül sığınaklar ülkesi/ yaşatacak son yalana dek/ ikiyüzlülüğün krallığını.”

Bilinenden, alışılmıştan, sınırlayandan, yabancılaşılmıştan geriye çekilme.

Bireyleşmenin, kişilik edinmenin yolu kaçınılmaz olarak buradan geçiyor. Baka baka unuttuğumuz yüzümüzü, söylene söylene duymaz olduğumuz adımızı yeniden görmek, duymak için aynada uzun uzun bakmamız gerekiyor kendimize, adımızı yüksek sesle tekrarlamamız gerekiyor. Artık görmez olduğumuz çevremize, onun içindeki nesnelere de öyle.

Alışmanın körleştirici etkisinden sıyrılmanın çok zor olduğu apaçık, ama şiirin, şairin buna gereksinimi de kaçınılmaz. Yeni bir ses derken, hiç bilmediğimiz, bugüne kadar duymadığımız, uzaydan gelen bir şeyi kastetmiyoruz elbet; o yeni sesin –şiirin demek istiyorum- bildiğimiz, tanıdığımız sözcükleri kullanarak bize hiç düşünmediğimiz bir şey söylemesini; gözümüzü yeni şeylere açmasını; sanki yeni âşık olmuşuz gibi bize umulmadık sevinçler, yürek çarpıntıları, sanki çok sevdiğimiz birini yitirmişiz gibi dayanılmaz acılar getirmesini; ayaklarımızı yerden kesmesini, bizi duvara dayamasını; bizi asi, bizi yürekli kılmasını istiyoruzdur.

Bana bütün bunları duyuran, düşündüren yukarıdaki dizeleri, 41 yaşındaki Antalyalı bir genç şairin, Şerif Erginbay’ın bana göndermek inceliğinde bulunduğu Dar Köprü adlı şiir dosyasındaki şiirlerden rastgele alıyorum.

Genç şiirde alışılmamış bir ses Erginbay’ınki; doğanın ta içinden geliyor, ama doğaya, demin dediğim gibi, “sınırsız vazgeçişler” köprüsünden geçerek bakmanın şiirleri bunlar. Bunun ne demek olduğunu şairin kısa yaşamöyküsüne baktığımızda daha iyi anlayabiliriz:

Şerif Erginbay, 1957 yılında Antalya’nın uzak bir dağ köyünde doğmuş. İlkokulu köyünde, ortaokulu Karaman’da parasız yatılı, liseyi Manavgat’ta okumuş. Gençlik yıllarında kuşağının bir çok insanı gibi değişik cezaevlerine girmiş çıkmış. 1980-83 arası Samsun 19 Mayıs Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde okumuş. 1983 Yılında yeniden cezaevine alınmış ve okulla ilişiği kesilmiş. 1987 yılında Karpuzçayı’nın çok çok yukarılarında (Ahmetler Kanyonu) eski bir su değirmenine yerleşmiş. On yıldır kamp yeri ve lokanta olarak kullandığı değirmende yaşıyormuş, eşi ve yedi yaşındaki oğluyla…

Doğayla iç içe, ama ona teslim olmadan, onunla konuşmaya, dost olmaya, onu anlamaya, ama kendini de ona tanıtmaya çalışırken çok yalın bir şiire ulaşmış Erginbay.

Bu şiirleri okurken, sudaki sabrı, kurşuni bulutların devingen duvarını, gündüzün uysal elini, iki pencere yalnızlığında bir gelip bir giden yağmur kuşlarını, gülün ağzından düşen çiy damlasını, şarkısını çürük kayaların içinden çıkaran kar sularını görüyor, hissediyor; hatta sonunda, Mektup şiirinde olduğu gibi

“Gönderilmeyen mektuplar da gider”

ya da

“’İşte burada!” diye bağırdı. ‘Eğer burada yer bulamazsa

hakikat kendine, bütün yolculuk düşleri boşuna!’”

diyecek kadar yalınlaşıyor ya da bilgeleşiyor insan.

Sınırsız vazgeçmeler sonunda yaşamda ulaşılan arınmışlık şiirlere de yansıyor: belli ki uzun bir birikimin, yazıp bozmaların, yüz kere değiştirip yüz birincide yakalanan yalınlığın şiiri bunlar: “Uzun bir çığlık için yıllarca susmak gerek”. Yirmi şiirlik ufacık bir şiir dosyasında eşsiz güzellikte dizelerin, dörtlüklerin birden gözünü alması insanın, bundan:

“Kösnül bir güz başlar,

Upuzun ve unutulmalara açık.

O göksel imge: özgürlük

usul usul içimizi oyar.”

Şiirimizin epeydir unuttuğu bir yerden bakıyor Erginbay’ın şiiri: Yirminci yüzyılın sonunda, Türkiye’de, kentin, küreselleşmeye endeksli yaşamın insanı unufak öğüttüğü, çaresiz gelen düşünsel, duygusal yoksulluğa dayanamayıp ağır yok oluşa boyun eğdirdiği; ya da minyatür, yapay ve sanal özgürlük hayalleriyle oyaladığı bir ortamda şiirinden başka kurtaracak bir şeyi kalmayan şairin çekildiği Dar Köprü’den.

Sevgiyle, coşkuyla selamlıyorum bu şiiri!


Son YENİ BİÇEM, Sayı: 65, Eylül 1998



TOZ ALTINDA

TOZ ALTINDA


Yol kıyılarını topluyor;
tedirgin uzanan ağaçlar siliyor belleğini.
Kış güneşi gecikmiş ürününe düşüyor tarlaların.
Terli alnın bildiğini unutan mendil rüzgar kolluyor
kaybolmak için. Her yer toz.

Her yer toz; unutup gitmek için.

Yol uzağını düşlüyor;
bulutlarına saklayarak kuşlarını, geçiyor içinden akşamın.
Uzak ses geriyor kuytusuna fısıltısını,
saklanmaya kucak açmaz otun bilgisi.
İki ucu da çakalın oyuğuna çıkan yarılma:
yolda bin yıl sızı. Her yer toz.

Her yer toz; yitip gitmek için.

Yol gidişlerini dönüyor,
örtmeye üstüne acıyan gökyüzünü.
Oyun tenin bütün kıvrımlarında keskin,
boşluğu geciktiren sızı oluyor yalnızca.
Bağını yadsıyan şarabın sarhoşluğundan uzaklaşıyor hızla yol.

Her ölüm aşk değildir, erimeye ruhun gizli kafesinde.

Her yer toz; ölüp gitmek için.


ŞERİF ERGİNBAY

RESİMLİ ŞİİRLER

Çalışmaları büyük boy görmek için tıklayınız.

serginbay@hotmail.com

serif.erginbay@gmail.com


















Yalpa


Yalpa



Günün verdikleriyle sınırlıysa eylemin
geri al sözcüklere düşürdüğün gölgeni.

Eğer yadsırsa beden dile gelmiş isteği
ruh kapanır hüzünlü yalpasına gerçeğin.


Şerif Erginbay


............................karalama defteri.../ notlar...........


Bir kez durduğunda güneş alnında, yıldırımın yanıtladığı düşü göreceksin.


GRAFİK - "MİNİ FORUM"

.
GRAFİK TASARIM : SİZİN YAZI VE YORUMLARINIZ
grafik, reklam, vb. konulardaki düşüncelerinizi "yorum" yazarak paylaşın..

serginbay@hotmail.com

serif.erginbay@gmail.com

.

Grafik Tasarım nedir?

“Grafik tasarım, sanatların içinde en “aynı anda her yerde olan”dır. Yani, aynı anda kişiye ve genele özel olan ihtiyaçlara cevap verir; hem ekonomik hem de ergonomik kaygıları barındırır, sanat ve mimari, felsefe ve etik, edebiyat ve dil, bilim ve politika ve performansın da içinde bulunduğu birçok alandan bilgi edinir.

“Grafik tasarım her yerdedir... Yaptığımız, gördüğümüz, satın aldığımız her şeye dokunur; onu reklam panolarında ve İncil'lerde, taksi faturalarında ve web sitelerinde, nüfus kağıdımızda ve hediye çeklerinde, aspirin kavanozlarının içindeki kıvrık kağıtlarda ve tombul çocuk kitaplarının kalın sayfalarında görürüz.

“Grafik tasarım, sokak işaretlerindeki kalın, yönlü oklar ve Acil Servis dizisinin başındaki bulanık, coşkun tipografidir. New York Jets’in açık yeşil renkli logosu ve Wall Street Journal’ın tek renkli ön sayfasıdır. Kıyafet dükkanlarındaki sallantı kartlardır; posta pulları ve yiyecek paketleri, faşist propaganda posterleri ve beyinsiz istenmeyen postalardır.

“Grafik tasarım, kelimelerin ve resimlerin, sayıların ve şekillerin, fotoğrafların ve illüstrasyonların, bu öğeleri belirleyici veya faydalı, veya neşeli, veya şaşırtıcı, veya yıkıcı, veyahut da hatırlanmaya değer bir şey ortaya çıkacak şekilde düzenleyebilen, özellikle düşünceye dalmış bir bireyin net düşünce yapısını gerektiren, karmaşık kombinasyonlarıdır.

“Grafik tasarım, popüler bir sanat ve pratik bir sanattır; uygulamalı bir sanat ve eski zamanlara ait bir sanattır. Basitçe söyleyecek olursak, fikirleri görselleştirme sanatıdır.”

(Jessica Helfand- http://www.aiga.org
Çeviri: Burcu Dicle Yıldız)

googled286d5032c5247ff.html

Yoksulluğu Tarihe Gömün

"Edinburgh, G-8 liderleri ve küreselleşme karşıtlarının yanı sıra bir de yardım konserine evsahipliği yapacak. "Make Poverty History" yani "Fakirliği Tarihe Gömün" sloganlı yardım konserinin hedefi fakir ülkeler. Konsere Afrika ülkesi Gana'dan da bir grup sanatçı gelecekti. Gelecekti diyoruz çünkü "çok fakir oldukları" için grubun İngiltere'ye girişine izin verilmedi! 18 müzisyenden kurulu Ghandawi grubunun, konser için geldikleri ülkede iltica talebinde bulunmalarından endişe eden yetkililer vize vermedi. Böylece fakirliğin silinmesini hedefleyen bir konsere, Afrikalı bir grup fakirlik yüzünden alınmadı... İngiliz gazetelerine konuşan İçişleri Bakanlığı yetkilisi, "Bazen vize başvurusu yapanlarla ilgili endişeler olur. Ve bu kişilere vize verilmez" dedi."

Vahşi Kapitalizmin bu kadar 'incelikle' vahşileşebileceğini sanırım usta kuramcılarımız bile görememişti.. Öyle ki, kendi yaşam dilimimizde olan gelişmeler bizim bile insanlığın değerlerinin nereye kadar alçaltılabileceğini görmemizi imkansız kılmakta.. Çünkü akıl ve mantığın dışında gelişiyor; sistemin egemenliği sürdürebilmesi için her türlü değerin akılsızca- mantıksızca çiğnenip bir köşeye atılmasının akıllıca- mantıklıca söylemleri meşrulaştırılıyor sistemin kendisi tarafından..

Aşk Satrancı, Satranç Aşkı

Geçtiğimiz hafta bayram tatili nedeniyle gittiğim kentte birkaç yıldır görüşmediğim eski bir arkadaşımı ziyaret ettim. ordan burdan, eski günlerden epey konuştuktan sonra bir ara "hayat satranç gibidir", benzetmesini yaptı. Epey tartıştık.

Evet, bugünkü verili haliyle yaşadığımız hayat tarzında gerçekten satrancın kuralları hayli geçerli. Taktik, strateji, sekiz-on-onbeş sonraki hamleyi göremeyeni hayat bağışlamıyor. İyi ama, sonuçta kazanan, gerçekten kazanmış mı sayılıyor? Arkadaşım inatla, "evet, kazanmıştır", diyordu. Kazanılanın sadece sınıf atlama, mevki, mal-mülk kazanma olgusu olduğunu yadsımıyordu. Ama hayatın artık başka bir amacı kalmadığını, diğer bütün amaçların ancak bu "temel amacın" gölgesinde ya da yedeğinde bir ekstra olabileceğini savunuyordu.

Daha fazla tartışmanın anlamsızlığını düşünerek, biraz da kırgın vedalaştım arkadaşımla. Yolda ve evde sesli düşünmeyi sürdürüyordum:

Satrancı pek bilmem, ancak taşların hareketlerini ve rakip taşları yeme yöntemlerini, görevlerini, büyük rok, küçük rok vb. bu kadar bildiklerim. Kaç defa oynamaya çalışsam da ısınamadım bu oyuna. Savaş oyunu, taktikler, stratejiler, düşmanın nasıl saldıracağı, ne düşündüğü, birkaç hamle sonra neler yapabileceği üstüne kurulu bir oyun.

Savaş insan doğasının olmazsa olmazı mı? Savaş ilkelliğin bir ürünü mü, yoksa uygarlığın kanıksanmış, içselleştirilmiş bir unsuru mu? Doğada, maddede görünen karşıtlıklar, artı eksi, mücadele, hayvanlar ya da bitkiler dünyasındaki yarış gerçekten bir savaş mı?

Artı ile eksi arasındaki ilişki savaş mı sevişme mi? Mıknatısın iki kutbu aşkla biraradalar belki de.

İnsanlık günümüzde varolan egemen hayat tarzını "insan gibi" kuramamışsa, bu vahşi, acımasız arenada elbette satranç kurallarını iyi bilen, uygulayan, bir başkasının acısına kayıtsız kalabilecek kadar vicdanının sesini bastırmış olanlar "sözde başarılı" olacaklardır.

Oysa uygarlık, güçlü olanın ayakta kaldığı, zayıfların aşağılandığı ve ölümü hakettiği bir arena değil, dayanışmanın, toplumsal hümanizmanın gökkuşağı altında yaşayan mutlu insanların dünyasını kurmaya doğru bir evrim, dönüşüm olmamalı mı? Böyle bir kültürel bilinçte iki hamle sonrasını hesaplamak ayıp olmalı, ikiyüzlüce bir davranış sayılmalı. Hesap kitap olmadan düşünmeli insan, düşündüğü gibi konuşmalı. Yüreği, aklı ve dili aynı şeyi söylemeli.

Ya aşk?

Ya aşk, demeye bile gerek yok ki. Hayat ve aşk nasıl birbirinden ayrılabilir? Ama üzülerek ve ne yazık ki nasıl hayata bir satranç ustası gözüyle bakanlar ve kabullenenler toplumun büyükkk ve çok büyükkkk paydasını oluşturuyorsa, aşkı da satranç tahtası üstünde süründürenler aynı paydaya sahipler. Hayatı satranç aşkının büyüsüyle yaşamaya çalışanlar, aşk satrancının hamleleri arasına şairlerden, filmlerden çaldıkları romantik replikleri ruhsuzca sıkıştırarak bir sonraki hamleye kadar sahte tatmin sesleriyle oyalanıyorlar.

Bu durum bile bir dereceye kadar bağışlanabilirdi, eğer aşk satrancına oturmuş iki oyuncadan biri hiç olmazsa sözcüğün o güzel anlamıyla "saf" olsaydı. Ama üzülerek ve ne yazık ki, iki oyuncu da hınzırca rollerini oynayarak bir yandan karşısındakinin hata yapacağı an'ı, hamlesini görme çabasında, öte yandan egosunu(vezir), süperegosunu(şah), -aslında arkasını- kollamakta.

Yoruldum artık tablayı devirmekten. İki de bir önüme sürülüyor hayatın ve aşkın satranç tahtası. Oynamıyorum. Size de.. tahtanıza da.. vezirinize de.. şahınıza da..

Hayata ve aşka sular seller gibi akmalı. Hesapsız, kitapsız.. Sözünü beklemeden söylemeli.. Hayatın ve aşkın engelleri yüksekse, karışamıyorsan eğer, durmadan hazırlan, şiirle, öyküyle, sözle, yüreğinle, aklınla.. Aşma, akma günün geldiğinde hazır ol her şeyinle..


26 Aralık 2007

Faşizmi Özlüyorum

Faşizmi özlüyorum.. Evet gerçekten özlüyorum. Klasik faşizmi özlüyorum.

Benim bildiğim faşizm bütün dehşetiyle karşımdaydı. onunla savaşacaksam savaşabilirdim, kaçacaksam kaçabilirdim, sinerdim, uyum sağlardım, kaybolurdum vb. Onu görürdüm, bilirdim, tanırdım; ayak seslerini duyardım. Dosta düşmana gösterebilirdim, görünce, anlatınca onlar da tanımakta güçlük çekmezlerdi.

Günümüzde bambaşka bir faşizm var: Post-modern Faşizm, Örtülü Otorite, Mikro-Faşizm vb. binbir türlü ad konulabilir -bu kuramcıların işi-. Reklam diliyle Gizli-Süper-Faşizm de diyebiliriz. Ya da daha önceden de epey kullanıldığı gibi İçimizdeki Faşizm; evet bunu içeriyor ama dışımıza o kadar taştı ki sanırım bu adlandırma da karşılamaz.

Faşizm2000 diyeyim ben. 2000 li yılların iyice belirgin kıldığı faşizm; en azından Türkiye'de karşılar bu adlandırma bence. F-2000'nin gönüllü ya da resmi temsilcileri her yerde; yanımızda, yöremizde. Öyle ki çoğu zaman içimizde. Sıklıkla bastırmaya çalışıyoruz onu. Bazen bir parçası olduğumuzu bile farkediyoruz. Kısacık bir uyuklamamızda benliğimizi ele geçirebilir, bu nedenle uyanık olmak durumundayız.

Öğretmen sınıfındaki öğrencileri biraz saygılı, hoşgörülü, hanımevladı formatında hissedince hemen faşist soluğunu bütün boşluklara solumaya başlar. Öğrenci iki arkadaş bulunca beş güçsüzün üstünde terör estirir.

Yıllarca demokratlığını tescil ettirmiş görünen proğram yapımcısı radyoda ya da televizyonda sigara karşıtlığını duman avcılığı kelime oyunuyla dolayımlayarak "kelle avcılısı" hazzıyla kendinden geçerken; karbon salınımı konusunu es geçer: 4x4'ü kutsaldır çünkü.

Her yerden ırkçılık, militarizm, kaniçicilik fışkırıyor. Sözcüklerin o inanılmaz gücüyle ideolijiler allanıp pullanıyor. Yalnızca çıkarların, sömürünün el değiştirmesi, belli bir gruptan, örgütlenmeden alınıp başka bir çıkar gurubuna aktarılmasının aracına dönüşmüş durumda ideolijiler. Bunu bir devletin, grubun, ya da feodal yapının kendi aralarındaki savaşımın argümanı olarak da düşünebiliriz.

Demokratik haklar, kültürel talepler ve benzerleri bu savaşımın yüceltilmiş argümanları sadece. Coca-Cola'yı anadilinde istemenin, kredi kartı, otomobil reklamlarını anadilinde duymaya indirgenmiş bir kültürel talep için kan dökmenin uçuculuğunu ancak post-modern bir ideoloji başarabilirdi.

Yeni bir dil, yeni bir şiir, yeni bir dünya algısı, umudu içermeyen her yargı beni korkutuyor. Arkasında 2000'lerin faşizmi bazen maskeli bazen açık seçik duruyor çünkü.

Bir araya gelişlerde hep güç dengeleri, hesapları var. Üç kişinin bir arada olduğu ofislerde bile biri mutlaka faşist adayı, eğer gönüllü olmazsa diğer ikisi oraya taşıyor onu. Sevgililer bile ezen-ezilen çelişkisini seven-sevilen ilişkisinin üreten, çoğaltan yanıyla değil, aşk sandalını bir an önce devirmek için ego-faşizminin modern salınımlarıyla sallamaktalar.

Faşizmi özlüyorum.. Çünkü 2000'li yılların gizli faşizmi soluduğumuz hava gibi her yere giriyor, herkesi kuşatıyor. Post-modern Faşizm'den kaçabileceğimiz hiçbir sığınak yok, hiçbir gölge yok.
Ahh, nerde o eski faşizmler.. nerde görsek tanırdık, hiç olmazsa kurtarılmış bölgelerimiz olurdu.. omuz omuza durabileceğimiz omuzlarımız olurdu.

Yine de bütün umut dilde.. Yeni bir dil, yeni bir şiir... ancak sözcükler yeniden yaratabilir sözcüklerle kirlenmiş dünyayı..

25 Aralık 2007

"Ben Yapımı"

Yaşanılan kentlerin düşünüş ve davranışlarımızı ne ölçüde etkilediğinin farkına ne zaman varırız? Ya da hiç varamadan yaşayıp gidiyorsak bir de.. Sanki bir yanıyla ölüme benziyor bu. Ya da hiç yaşamamış olmaya. Nihilizm bizde, özellikle bir dönem küçümsendi, amacım nihilizm değil, hiç ayrı bir konu, beni epey aşar da. Yalnızca sesli düşünerek kimse adına sav ortaya koymadan herkesin görülebileceği bir hizayı tutturma telaşı.

Nerede yaşa
dığımız, neleri nasıl düşüneceğimizi neredeyse belirleyicilik ölçüsünde etkilemekte, buna nasıl yaşadığımızın hem nedeni hem sonuçları dahil olurken; kitap ve arkadaş seçimlerimiz bu duruşumuzun çemberinde oluşumunu, azalışını ve çoğalışını sürdürüyor.

Kendimizi istediğimiz gibi yapmak diyebileceğim 'ben yapımı'; özgür seçimlerimiz, rastlantıların diyalektiği ve zorunlulukların toplamında yoğurduğumuz ruhumuzun hamuru olsa
gerek.

24 Aralık 2007


Önyargılar ve Sezgilerimiz

Gün geçmiyor ki yanıldığımız davranışlarımızın sonuçlarını görmekle yaşadığımız şaşkınlıklarımızla başbaşa kalmış olmayalım. Önyargılarımız kelepçesini gevşelten sezgisel bilincimiz olmasa nasıl girdaplara kapılabileceğimiz elbette gün gibi açık durumda. Ama her şeye karşın önyargılarımızın bize ertelettiği ya da kaçırttığı yaşanılmamış yaşantılar bilmediğimiz bir boyutta üstü örtülü olarak kaldığından farkındalığımızın dışında sonsuzluk uykusunu uyumaktadır.

Ya önyargıların karşılıklı oyunlarını sürdürmesindeki inatçılığın kırılma an'ı?

Bu an'ın içinde egolarımızı bekleyen sınavı verebilecek miyiz? Evet hiç de zor değildir bu, egonun kapanışının açılması bir ödün, vazgeçiş, yenilgi gibi anlaşılmasa hiç de zor değildir. Bu anlayışın getireceği risk iki egonun buluştuğu yükseklikte bir daha buluşamayacağı korkusudur.

Öyle bir korkudur ki bu: söz kendi içine, söz kendi gölgesinin üstüne kıvrılarak oyar bir burgu gibi egoyu. Mutlak olana duyulan tutku iki parmak izinin örtüşme arayışıdır. Oysa bu; bu dünyada mümkün değildir, öteki dünyanın mutlak dinginliğine ait bir düşünüştür. Burada yapılabilecek olan tek değerli edim iki parmak izinin kaynaştırılması, çoğaltılması, mümkünse parmak izlerinin yeniden yaratılabilmesidir. Rollo May buna işaret etmez mi 'karşılaşma yoğunluğu' derken zaten?

14 Aralık 2007

ŞİİRLER / erginbay





















serginbay@hotmail.com

serif.erginbay@gmail.com


GÜL ÇAĞI

Yamaç, solgun yüzünden bir bakış edinir bu geç saatlerde.

Sana durmuş kalbim çocukluk düşlerinin çemberinde mutludur.
Bahçemizin yetişkin dalları sarmaşıklarıyla sarhoş bu gül çağında.

Tanyeri uyanır göğüslerinin neminde, bu koku üç kez dolaşır ovayı.
Çalgına dokunurum, orman uyanır: yankılar hep acemi kalması gereken sesi.

Yamaç, solgun yüzünü geri ister, uyanmış orman çalgını.

Gül çağı: zamanı kargışlayan dudak! Öl ve gömül bahçeme!

Düş sonsuz açar... sen de!


ŞERİF ERGİNBAY



AŞK VE ÖFKE


Ay krallığı hükmediyor geceye. Suskuyu perçinliyor
yıldızların uysal köleliği.

Ağırlaşıyor gözlerde biriken nem.

Bu ağır vakitte edilen tek söz hain bir bıçak gibi vınlayıp
gitti üzerimizden.

İki inanç arasında salınan pandül gibi görmektense onu,
kör olmayı yeğlerdim, yok olmayı, hiçbir iz bırakmaksızın.

Çoğalmanın kaçınılmaz yalnızlık biçimiydi aşk.


ŞERİF ERGİNBAY



AH O ORMAN!


Nice savaşların, yenilgilerin olgunlaştırdığı yapraklar...

Kendi rüzgarını güneşte dolaştıran kıpır kıpır yaprakları içimizin.

Sonbaharın kapısını gümüş dallarıyla aralayan iki ağaç gibi sarıldık
tanyerinin göğsüne...

Aç belleğimizde uğultusunu döndüren büyülü ormana bağışlandık...

Dilimizle sağalttık yaralarımızı, yaprak yaprak dizilen günlerin
ortasından geçerken uykumuzun ot yatağına...

Ne çok sarmaşık, düşlerin sözdoğumuna sımsıcak sarılı.

Ah o orman! Kanayarak büyüyoruz: ikiz güller!


ŞERİF ERGİNBAY

Bloglar Alemi

NOT: Daha fazlası için Şiir Arşivimi tıklayınız.

POETİKA -şiir üstüne- "Mini Forum"

.
EDEBİYAT, ŞİİR : SİZİN YAZI VE YORUMLARINIZ
Kısa öykü, izlenim, şiir ve düşüncelerinizi "yorum" yazarak paylaşın..

serginbay@hotmail.com

serif.erginbay@gmail.com

.

NEDEN SANAT?

Eğer aforizma biçiminde dillendirirsek çok farklı açılardan bakabiliriz sanata. Bu tarz bilginin sağladığı genel bakış ayrıntılarda yitip gitmekten korur bizi çoğu zaman.

Bütün kötülüklerin anası; insanın üretimine ve üretiminin sonucuna, giderek doğaya, kendi cinsine yabancılaşması, yabancılaştırılmasıdır. Endüstriyel sistemler sonunda ‘insanın organik olmayan organı: doğa’ ile bağlarını dumura uğrattılar, kopardılar.

Sömürünün, eşitsizliğin, savaşların, baskıların, ekolojik sorunların gün geçtikçe katlanarak büyümesi şu lanetli öngörüyü akla getiriyor: ‘İnsanlık toplu olarak soysuzlaşabilir.’ Ne yazık ki, yazılı tarih böyle bir evrime yönelmeyeceğimize ilişkin fazla bir kanıt sunmuyor bize.

İnsan türü için böylesine korkunç bir yıkımın ancak sanat önüne geçebilir. Sanat, insan tinini yeni bir olgunluk sınavına hazırlayabilir. Sanat ve entelektüel çaba günlük yaşantıda insan davranışına yön verici içselleştirilmiş bir güce ulaşabilirse, tarihin ve coğrafyanın örsünde insan tinine yeni bir biçim vermeyi başarabilirse, belki o zaman gezegenimizde yaşanılası bir hayat filizlenebilir.


ŞERİF ERGİNBAY
Dar Köprü, Giriş Yazısı, 2000


"SESLİ DÜŞÜN.." "MİNİ FORUM"

.
Güncel, politik, mizah, ironi, yaşam, ilişkiler, vb.,
her konudaki düşüncelerinizi "yorum" yazarak
"sesli düşünerek" paylaşın.. paylaşalım..

serginbay@hotmail.com

serif.erginbay@gmail.com

.

İNTERNETTE POST-MODERN VANDALİZM

(Bana Vermeyeni Böcek Gibi Ezerim..!)

Kendileri farkında olarak ya da olmayarak, bilerek ya da bilmeyerek sanattan, edebiyattan, şiirden, şair ve yazarlardan beslenen sanat erbabı, yöneticileri, moderatörleri canları sıkıldığında, egoları okşanmadığında tırnaklarını çıkarıp birkaç tuşa basarak vandallıklarını göstermekte hiç duraksamazlar.

Vandalistler için önemli olan obur iştahlarının önüne sürekli gelmesi gereken ürünlerdir. Yazarlardan, şairlerden beklentileri budur. Gelen ürünlerin niteliği onları çok fazla ilgilendirmez. Bir yandan sisteme karşı çıkar gibi görünüp, öte yandan tüketim toplumunun birebir izdüşümü olan “durmadan tüketilip atılması gereken ürünler” olarak kabullenirler sanatsal yaratıları.

Bir yazarın, şairin birkaç ay suskun kalması affedilmezdir. Vandalistin iştahla beklediği mezelerin ardı kesilmiştir. Haddi bildirilir hemen, birkaç tuşa basarak. Savaşlara, yoksulluğa, adaletsizliğe, sömürüye karşı mücadelenin bayrağını en yüksekte tutar gibi görünen Post-Modern Vandal, bütün bu kötülüklerin sürmesi için tüketim toplumunun çarklarını yağlayan “tık”ların tıkır tıkır tıklamasından öte bir şey düşünmez. Aylarca, yıllarca göklere çıkardığı, yücelttiği şairini yazarını on saniyede çöpe atarken duyduğu hazla tatmin olur.

Şerif Erginbay




Boş Sandalye


Boş Sandalye



Yerinden eden düş bozgunu

göğümü dolaşarak açılıyor balkonuna.


O ince bir sızı sandalyede boş kalan

sıcağını yüzüme taşıyan.


Ruhun çiçek telaşından

gölgesini geçiren bulut,

şafağımda kırmızı kal.


Dön yokluğunun beklediği

boş sandalyeye,

yüzümde su izi kal.



Şerif Erginbay


Güneşli Oda


Güneşli Oda



Dört yan sis.

Dört yan ateş.

Dört yan duman.


Cehennemi yücelten aç ağızların saldırısı her yöne.


Sen çiçekli kal..!


Gün ağır.

Gün yorgun.

Gün solgun.


Cenneti karşılayan çiçeklerin dağılışı her yöne.


Sen güneşli kal..!


Düş gerçek.

Düş cehennem.

Düş cennet.


Güneşli oda: sarmaşıkların yayılışı her yöne.

Öpmelerin yayılışı her yöne: güneşli oda..!


Sen burda kal.

Çiçekle, güneşle

Aşkla, odada…


Sen, benimle kal..!




Şerif Erginbay


Omuz Omuza

Omuz Omuza



Dağ yıkılır gelir ayaklarına
-belki görmezsin- karanlığın yanılgısında..
Dağ yıkılır gelir ayaklarına
avuçlarında yaprak kokusu,
tut sıkıca, bırakma...


Yıkıl gel omuzlarıma
-acıyı emer toprak, bulut sarar-
Sararım yaşını, ruhumun uyanışına
gel dökül omuzlarıma
tut sıkıca
sıkıca yaşamı omuzlarından
bırakma.. bırakma..




Şerif Erginbay


Öteki Kapı

Öteki Kapı



öteki kapı çağırıyor,

yüzümüz dağılıyor bilinmeze:

ne güzel ölüm-


baksak kapı, bakmasak ölüm

zamanın zembereği boşalıyor..


düşler aralanıyor

kırılıyor kiliti nakışlı kutunun.


öteki kapı;

uyanışa açılan kırmızı bulutum.


nereden baksan çağıran ölüm-


sisler arasından;

nereden baksam…


yüreği yüreğimi,

şiiri şiirimi

bedeni bedenimi

baştan çıkarıyor.


ne güzel ölüm-


soylu yankın bana koşan

nereden baksam engin

nereden baksam derin


öteki kapı karşılıyor beni;

ruhumda yaprak serinliğin.


öteki kapı

ne güzel ölüm-


ölüm: sonsuza uzanan düğün..




Şerif Erginbay


Yaprakların Günü

Yaprakların Günü




Sırtını dönmekten yorgun toprak;

kayada terini soğutuyor

günün olgun yerinde


geç buluşma, şaşırtan yüksek..

üşüyen el yaprak sarmalında

huzur yıkamakta içteki dalgaları-


Yaprakların günü:

bulutun sustuğu ışıma,

devrilen su.. açık gök..


Toprak: yılların bozgununda ürün açlığı;

yapraklarını özlemekten anıt: Kaya..


Gün: ağırla örümceğin unuttuğunu..!



Şerif Erginbay


Yeniden Küreklere

Yeniden Küreklere



uç dallarından çınarın

unutturulduğu yerden

kör budaktan


gövdenin akıl tutulmasından

uykulu toprağın yamacından

çiylerinden yeli öpen yaprağın


sarmaşığın gizlediği kuru daldan

bulutundan, suyunun kıyısından


yeniden kurmaya yorgun düşü

adamız özledi fırtınayı


sevgilim,

hadi; yeniden küreklere



Şerif Erginbay


Günden Güne


Günden Güne



yaz küstü

güz uzak

delik deşik ağacın uykusu..


iki tedirgin el

dalgalanıyor,

ışımakta güne

kovulmuş otun kokusu..


inanan eşlik eder patikada

ruhun o huzurlu inceliğince-

düşer gelinciğine çiy..


yaşamımızı bir nehir gibi dolandıracağız

ormanımızın içinde.. dilediğimizce..

yapraklarımızı aralayarak

günden güne.. geleceğe...


Şerif Erginbay


Gül ve Süveyda


Gül ve Süveyda


Çingene kadının attığı gül
kalınca ellerinizin arasında
-duaları uzaklaşıp giderken-
Anlarsınız yıldızlar çoktan
-içilmiştir kadehlerden-
parlamaktadır süveyda..


Şerif Erginbay


Duman


Duman



Şafağı dalıma astım, yele dönmüştü ömrüm.


Patikanda akşamlardım, sığınırdım diline.
Hep gidilen yerlerdi, benim durmadan döndüğüm.


Şafağı dalıma astım, bir deniz gördüm.
Denizden sonra o dumanda öldüm.




Şerif Erginbay


Kayıp İnci

Kayıp İnci


Sis çanlarına vuruyor sağır tepeler:

kayıp inci yer değiştirir yosunun altında-


Geç kalmış hasat telaşında yağmurun:

sesim olgun başak; yankılanıyor soluğunda-


Ah bu ıssız ellerim

her yolculukta yeniden büyürler.


Ülken dökülünce içime

baştan sona döner serüvenim.


Ağzımda kayıp inci,

sağır tepelerden düşüyor kelimelerim.


Şerif Erginbay



Kıyılarından

Kıyılarından


Güz yelleriyle savrulan külün altından

Çıkagelir yazın örttüğü gidip gelmelerin.


Suyum şarkısını dinler kıyılarından

Yüzümde rengi öptüğün kelimelerin.


İklim, sus payıdır belleğe, acılarından

Dumanım mavi, çeker içine bronz düşlerin.


Şerif Erginbay





Söylenmeyen

Söylenmeyen


Yaprak gizini fısıldadı binbir gece.

Nasıl bir bilmeceydi uykusuzluğum?

Kulaklarım uğultusuna eğilmişti sadece,

-kıpırtısız-


Hiçbir şeyin adı kalmamıştı:

uçuyordu boşluğumuzda ne varsa.

Yaprak beni yargıladı binbir gece.

Suyun kıyısına geldim duymamaya.

Adımın bir öyküye yetmediğini gördüm.

Badem ağacına giysisini asıp giderken

gördüm onu son kez, gizlice.


Şerif Erginbay




İnce Kederi Gölgenin

İnce Kederi Gölgenin


Gölgemizi solumakta lal zaman

Çiçek için tutunduğumuz dal.

Issız güneş, şiir feneri.

Kıyıdan patikaya: gül aynan.

Feneri çiçekle, güneşte kal.

Gürültüsüz an. İnce kederi gölgenin.

Göğün parantezi geçiyor kıyılarımızdan.


Şerif Erginbay



Eller, Ne Çok Üşümekte...


Eller, Ne Çok Üşümekte...




Eller üşümekte, zaman; güz..!


Yekpare güz..!


Yapraklara karışan bulutunun çiyleri donuyor

şimdi çepeçevre sende…

Ellerin üşümekte, düş bozgunuyla örselenmiş,

sızı yüreğinde, çalınmış hasat… Güz..!


Eller üşümekte, zaman; güz..!


Yankım dondurulmuş zamanın duvarında parçalanmasa;

tutuşacak güzün keskin ağzı. Nerede arsız eller?


Eller üşümekte, zaman; güz..!


Paramparça güz..!


Ellerim aranışında ellerinin yaprak bayramını..

Ellerim, ellerinin göğüne açılıyor; çiçek açmışlığına ellerinin…


Ah..! Zaman güz..!




Şerif Erginbay


Kumru Boşluğu

Kumru Boşluğu


Yüzünün gün eksilişi

sakin ve bronz-

hiç uzamayan yolda.

kanatlarda tutulu rüzgar

gölgeyi ağırlar çatılarda;

eksik sözler- ne fazla ne de az

yerini bulur göğün tenhasında

Her yerde devinimin yazgısal iklimi.

Alnımda gerili uçurum resmini

doldurur yüzünün kumru boşluğu.



Şerif Erginbay

Sen Giderken


Sen Giderken

-Toprağın ve Ruhun Kuraklığına-



Nemini verip arsız güneşe,

Yoksul ruha nedir ki gölge;

Yüzüm kupkuru sen giderken.


Küskün yolcu boş verdi terine,

Nasıl değer ki çiçeklerine;

Dalım kupkuru sen giderken.


Yorgunluğum çatlıyor tenimde,

Gerçek susuz unutulan elimde;

Ruhum kupkuru sen giderken.


Beklediğim yağmur küs iklimde,

Aşkla yoğrulamazsam, sessizce;

Özüm kupkuru sen giderken.


Çığlığım kavruluyor güneşte,

Sesimi yüklediğimde acı yele;

Dilim kupkuru sen giderken.


Anaydım şefkatimin veriminde,

Kesildi suyum terk edişinizde;

Göğsüm kupkuru sen giderken.



Şerif Erginbay


İki Oda


İki Oda


Örtüler açıkta bırakır geceyi
İki odaya düşer sırdaş gölgeler.

Bin yıllık uykuya söner lamba
Sıkı avuçlarda çiyi ışıyan geceler.

Bize geç kalır hep uyanışın sıcak ağzı
İki oda –kimsesizliğe dar- içimizde genişler.



Şerif Erginbay


Ormanı Çalınmış Kuşlar Nereye Uçarlar?


Ormanı Çalınmış Kuşlar Nereye Uçarlar?




İklim suç ortağımız olduğunda
yangın yeri küllerini savurduğunda
acı bir yelin açlığına;
var mıdır dönüş yolları:

Ormanı çalınmış kuşlar nereye uçarlar?

Akacak yer bulamadığında gözyaşları
meyveler suyunu sakladığında dalından
ellerimiz de unutursa eğer
gökyüzünden koşan derin hüznü:

Ormanı çalınmış kuşlar nereye uçarlar?

Var mıdır bir dönüş yolu
bizi düşlerimizin kıyısına götürecek?
Acele et, kararmadan sular,
terk etmeden bizi göğümüzün al bulutu
son yaprak da düştü düşecek:

Ormanı çalınmış kuşlar nereye uçarlar?

Bilinmez dönüş yolları
sonsuzluğun kapısını, kuşlar anlar,
ağaç anlar, dal anlar, dağ anlar..
bilinmez, nereye uzar çığlıkları:

Ormanı çalınmış kuşlar nereye uçarlar?



Şerif Erginbay

Gece Yolculuğu


Gece Yolculuğu


Yürümeyi soyunur bir çift ayak
nice patikaların çiğnenmişliği.
Anıdır ağrılara
yolcunun gecede gecikmişliği.


Şerif Erginbay


Zaman


Zaman


-özdemir asaf’a-


hangi zaman
o zaman,

bizim olan zaman..

o zaman..

tamam...

tamamdır zaman..



Şerif Erginbay


Adımlar

Adımlar


Kendi resmini yapmak gibidir adımlar:
bütün kentlerden birer renk
dağlardan rüzgâr alır getirir
yayar boydan boya.
Yayar ruhunu bütün sokaklara.

Maviyi kıskanıyormuşum gibi bir gün
eve dönüyormuşum gibi.

Fırtına göğün dibini dövüyor,
sokak lâmbaları inadına kör.
Bütün adımlar şimdi sonbahar
ne bir eksik, ne bir fazla!

Yer açın bilge kışa,
sokakları boşaltın!
Güz:
esrik bir soluğudur kışa varmanın.

Maviyi kıskanıyormuşum gibi bir gün
eve dönüyormuşum gibi.
Tarih tam da
kendini açıklayabilecekken,
alacakaranlığı adımlıyoruz,
güneşi bir bulup bir yitirmek gibi.


Şerif Erginbay


Ağır Gecede Büyüyen Adın


Ağır Gecede Büyüyen Adın


Ağır gece;
ay büyür, gölge büyür
silinirsin akşamdan
söz büyür.

Düşünürüm hep aynı uzaklıkta seni.
Yorgunum; tek başınalık uzak yengi.
Düşten kaçırılmış uyku öğütür dünü;
ince unu yarınların.
Öpülen yerlerin oluyor
ağır gecede büyüyen adın.

Dağılır ay çevreni,
değişir bulut
ve yineler kendini.
Düş kanar durur geçmişin eksik tarihini.

İki ağır taş
ömrümü çözüp çözüp bağladığım.
Öpülen yerlerin oluyor
ağır gecede büyüyen adın.


Şerif Erginbay


Ah O Orman!


Ah O Orman!


Nice savaşların, yenilgilerin olgunlaştırdığı yapraklar...

Kendi rüzgarını güneşte dolaştıran kıpır kıpır yaprakları içimizin.
Sonbaharın kapısını gümüş dallarıyla aralayan iki ağaç gibi sarıldık
tanyerinin göğsüne...

Aç belleğimizde uğultusunu döndüren büyülü ormana bağışlandık...

Dilimizle sağalttık yaralarımızı, yaprak yaprak dizilen günlerin
ortasından geçerken uykumuzun ot yatağına...

Ne çok sarmaşık, düşlerin sözdoğumuna sımsıcak sarılı.

Ah o orman! Kanayarak büyüyoruz: ikiz güller!


Şerif Erginbay


Aksak Döngü


Aksak Döngü


Ağırdır aşk.
Ağırdır:
-ve bu yüzden-
O akıyor durmadan
gönlüne uyaklı her eğime;
akıyor, gözleri kapalı,
bir ona...bir diğerine.

Ağırdır aşk.
Ağırdır:
-ve bu yüzden-
Onu ışıtan yüreği
-onu çok uzaklarda ışıtanı-
atlayıp olanca hızıyla
başlatıyor aksak döngüyü
kıyısına her varışında
''gül parmaklı şafağın''*
boşaltıyor yükünü
düş sandığının.


*homeros



Şerif Erginbay


Aralık, 1


Aralık, 1


Kadın kurşuni bulutların devingen duvarında
dolaştırıyordu bakışlarını. Göçebe belleği anımsatıyordu
yenilgisini uçtan uca bir bedenin.

İnce dereler dolaşmış yorgun bacakları karnında, saatlerce
durdu öyle. Kımıldamadan öylece...

Uzaklarda, çok uzaklarda yüreğinden yağmur kuşları
çıkaran adam, şimşekler geçiriyor şimdi içinden
sağır belleğin: Uykusuz gökler!

Güzün öğretemediği: Tarihi yoktur yalnız başına
bir bedenin. Tarih çoklukta yapılır ve elden ele
dolaştırılır giz.

Kadın doğruldu... Kurşuni bulutların devingen duvarına
doğru yükseldi. Ağlayan gök yanına aldı onu. Bulutlar
taçlandırdı yenilgisini.

Çınarın uç dallarında görüyor adam yazgısını. Dolu dolu
gözleri. Uzaklaşıyor yağmur kuşları. Uzaklara,
çok uzaklara doğru!

Şerif Erginbay


Aralık, 2


Aralık, 2


Kadın yorgun; yazın uzun salıncağında gidip gelmekten.
Eksik olanı unutmaya koşuyor belleği bir uçtan bir uca.

Adam geliyor olanı görmekten kaygılı, ve tedirgin
zor bulunuru yitirmekten.

Arzu acı balını yapar ve dağıtır onu her çiçeğe. Çiçek
bir imgeyi yerinden eder aşkın işlek kerpeteninde.

.......................

(Ve bir de; durup durup çocukların gözlerine bakmasalar,
hiç bozulmayacak bir büyüyü başlatacaklar.)


Şerif Erginbay


Aşk Üstüne İkilikler


Aşk Üstüne İkilikler


Gülün damlaya bakışıdır aşk.
Damlanın güle akışıdır aşk.

Gelmeyecek olanı bekleyiştir aşk.
Kendinde başkasını özleyiştir aşk.

Gökteki kırmızı buluttur aşk.
Martı kanadında umuttur aşk.

Rüzgârını arayan bir gemidir aşk.
Ömrümüzü liman liman gezdirir aşk.


Şerif Erginbay


Aşk ve Öfke


Aşk ve Öfke


Ay krallığı hükmediyor geceye. Suskuyu perçinliyor
yıldızların uysal köleliği.

Ağırlaşıyor gözlerde biriken nem.

Bu ağır vakitte edilen tek söz hain bir bıçak gibi vınlayıp
gitti üzerimizden.

İki inanç arasında salınan pandül gibi görmektense onu,
kör olmayı yeğlerdim, yok olmayı, hiçbir iz bırakmaksızın.

Çoğalmanın kaçınılmaz yalnızlık biçimiydi aşk.


Şerif Erginbay


Barış Üzerine (Düzyazı)


Barış Üzerine


Fransız bilimadamı Henri Laborit’nin yaşamı ve araştırmaları hep ilgimi çekmiştir. 1914 doğumlu Laborit, 1948’de cerrahlık mesleğini bırakarak bilimsel araştırma alanına geçiyor. 1951’de ağır ameliyatlardan ve büyük sarsıntılardan sonra yapay kış uykusuna (hibernasyon) yatırmayla sağaltımı, 1952’de, özellikle hipotalamustan kaynaklanan saldırganlığın dokuncasız kılınmasında etkili bir madde olan klorpromazin’i buluyor.

Türkiye’de, “Kent ve İnsan”, “Yaratıcı İnsan” çok tanınan iki kitabı. Ayrıca, Bedenin Saldırısı ve Sarsıntı Karşısındaki Tepkisi, Dirimin ve İnsanoğlunun Yazgıları, İnsanın Hücresel ve Bedensel İşlevbilimi, Dirimbilim ve Yapı, Bilgiye Dayalı Toplum önemli yapıtları arasında. Ayrıca uzun yıllar uluslararası Agressologie (saldırıbilim) dergisinin yönetmenliğini yapmıştır. Laborit, “Yaratıcı İnsan” adlı kitabının bir yerinde şunları söyler:

“Saldırganlığımızı barındıran en eski beynimiz sürüngenlerinkine benzer, her insanın beyninde uyuyan bir insansı sürüngen vardır. Üzülerek de olsa, günlük yaşamımızda, bu uykunun çok kısa sürdüğünü ve sözcüklerle mantıklı söylemin aldatıcı görünümü altında, edimlerimizle davranışlarımızın çoğuna işte bu kocaman sürüngen beynin yön verdiğini saptamak zorundayız.
Öteden beri, insan insanın kurdudur, denir. Çok iyimser bir yaklaşım bu, çünkü kurt sürüsünde, iki erkeğin saldırganlığı bireysel bir kapışmaya dönüşürse, yere yıkılan kendisini yenene boğazını uzatır; şahdamarı hemen oracıktadır, ama yenen bu damarı hiçbir zaman pençe atıp yırtmaz.
Değer yargılarının yeline kapılan, sürüngen beyni sözcüklerle zıvanadan çıkan insansa gözünü kırpmadan, en küçük bir pişmanlık duymadan öldürür.”

Belki tıp bilimi, gen teknolojisi tıpkı çiçek aşısı, karma aşı vb. gibi “barış aşısı”nı keşfedebilir. Ama dünyada askerlik olduğu sürece bu aşının uygulanması zordur. Doğarken her çocuğa “barış aşısı” yapılsın ve saldırganlık duygusu olmayan bir nesil yetişsin diyelim; bu askerliğin kurum ve meslek olarak ortadan kalkması demektir. Demek ki böyle bir aşıya “değer yargıları”, yani baskın olan ideoloji, egemen sistem hiçbir zaman izin vermeyecektir.

Öyleyse “Barış Aşısı” sözcüklerden yapılmalıdır. Savaşı kutsayan, insanların ezilmesini, sömürülmesini gizleyen ideolojilere, değer yargılarına karşı barışın sözcüklerinin sesini yükseltmeliyiz. Günümüz savaşlarının en büyük sorumlusu, dünya üzerindeki eşitsizliğin, açlığın, yoksulluğun, çevre sorunlarının suçlusu liberal kapitalizm ve öncüsü ABD’dir.

Sistemin bir sektörü ve savaşlardan pay alan unsuru olarak medya ile sistemden beslenen ideologlar, yazarlar; her gün, her saat kitleleri kültürel bombardımana tutarak uyuşturma işlevlerini başarıyla yerine getiriyorlar.

İnsandan, barıştan yana olanların görevi, egemen ideolojinin değer yargılarını kırmak, ‘insanların beyninin sözcüklerle zıvanadan çıkmasına’ izin vermemek olmalıdır. Gelecekte barış dolu bir dünya mümkün olacaksa, bu, sözcükleri bilimin, insani değerlerin, eşitlik ve kardeşlik düşlerinin hizmetine sunmakla mümkündür ancak.

Bilim barış için olsun, savaş için değil. Romanlar, şiirler, öyküler barışı getirsin bize...



Şerif Erginbay


Başkanın Görme Cesareti (öykü gibi)


Başkanın Görme Cesareti


Yüreğinin sıkıştığını hissetti yine. Elini göğsüne koydu, bastırdı.. İçini dinledi biraz.. Neler oluyordu? Beslenmeyle ilgili olamazdı. Hep dikkatliydi. Spor yapmayı da severdi, pek aksatmazdı.
İnce kumlu sahilde, dalgaların yıkayıp durduğu kıyı boyunca yürümeye başladı. Çıplak ayaklarıyla ıslak kumda izler bırakarak. Başında şapkası, güneş gözlüğü..
Bungalovlardaki konuklarına baktı. Cep telefonunu kapatmayı düşündü birkaç kez, ama yapamadı. Önemli bir telefon bekliyordu.. İkindi güneşi dağlara değmeden çözülmesi gereken epey sorun vardı.

* * *

Üç yıl önce, bir gece sabaha dek çalışmaları gerekmişti. Sabahın ilk saatleri yaklaşırken dinlenmek üzere arkadaşının deniz kıyısındaki evine gittiler. Nisan sonuydu. Günün ilk ağartısıyla cam gibi parlamaya başlayan deniz onu çağırıyordu.
Kıyıya indi, soyundu... Dalgaların kucağında bütün yorgunluğu neredeyse akıp sulara karışmıştı. Denizin verdiği serinliğin, dalgaların fısıltısının zihnini de arıtıp durulttuğunu hissetti.
Yüzüstü yatıp biraz uyudu. Omuzlarında hissettiği bir sıcaklıkla uyandı. Gözlerini hafifçe açtı. Burnunun dibindeki kumları gördü önce.. Birkaç saniyede nerede olduğunu anımsadı, gülümsedi..
Tuhaf bir duyguyla, eğer geriye dönüp doğuya, ufka bakarsa göreceği manzaranın yaşamını alt üst edeceğini hissetti. Tedirgin oldu.. Eğer görmezden gelebilirse yaşam daha kolay, sorunsuz, dertsiz, tasasız geçip gidebilirdi.
Arkadaşının sıklıkla yinelediği bir söz kulaklarında uğuldadı: 'Doğruları hep bildim. Ne yazık ki yapamadım. Çünkü çok zordu'.

Bakıp da görmemek mümkündü. En çok yapılan şey buydu zaten. Güneşi (gerçeği) görme cesaretim var mı, diye düşündü.. Bakmakla yetinmeli miyim yoksa?
Döndü.. İrkildi.. Bütün tüyleri diken diken oldu..
Nar içi gibi yanan bulutların kocaman yangınıyla tutuşmuştu deniz. Kıyıya, dağlara doğru büyüyordu yangın. Bu eşsiz, görkemli, tanrısal manzara, hiç kırpmadan baktığı gözlerinden içeriye, ruhuna akıyordu sanki. Her türlü etiketten, giysiden, rozetten mahrum bırakıyordu onu. Sadece ve sadece insan kalana dek soyunduğunu hissetti.
Sanki evren kocaman bir demirci dükkanıydı. Tanrı demirciydi. Güneş, ocağında akkor hale gelmiş yuvarlak, büyük bir demir kütlesi. Tanrıyı böyle düşünmek hoşuna gitti, gülümsedi; kendine yakın buldu.
Bu sabah yaşadığım şu birkaç dakika benim vicdanım olsun, diye düşündü. Başım her sıkıştığında, yolumu ne zaman kaybeder gibi olsam bu anı hatırlamalıyım diye söz verdi kendine.

* * *

Neredeyse üç yıl geçmişti.
İş, güç, sorumluluklar, gerekli gereksiz bir yığın koşuşturmacanın içinde geçmişti yıllar.
Yüreği sıkışıyordu. Eli göğsünde düşündü. En son ne zaman sabahları denize girdiğini, doğayla, tanrıyla, kendisiyle buluştuğu, görme cesareti gösterdiği o sabahı hatırladı.
Yüreğini neyin sıkıştırdığını biliyordu artık.
Yarın sabah tan ağarırken burada olmalıyım, dedi kendi kendine.
Olabilecek miydi? Çok istiyordu bunu.. Ama.. Kim bilir? Ah o görme cesareti..!


*Öykünün adı Rollo May'in Yaratma Cesareti adlı kitabından esinlenmiştir.



Şerif Erginbay


Bilerek Yanılgı


Bilerek Yanılgı


Nice gündüzlerden sonra
yıkıldığımız akşam
gelip çattığında
başımızın çevrildiği gerçek
gösterir bize
yanılgımızın verimli toprağını.

Anımsa sevgili dost!
Anımsa;
aklın kılıcıyla
baç aldığımız günlerin
delik deşik gecelerini.
bir daha anımsa!



Şerif Erginbay


Bir Güz Saatidir Kaya


Bir Güz Saatidir Kaya


Sızdırır zamanı
göğsünün kesik damarlarından,
ve ruha eşlik eden filizini madenin,
sızdırır, upuzun olur zaman.

Dağılır mermer, incinir yel;
upuzun bir çığlık:
sudaki sabrın sakin şiiri,
incinir aceleci yağmur.

Bir güz saatidir kaya
düş yollara çıkar,
parçalanır krallığı aklın
aydınlanır aşkla
öteki yüzü hayatın.

Bir güz saatidir kaya
dağılır mermer, incinir yel;
incinir yel, dağılır mermer!


Şerif Erginbay


Bir Yakın Bir Uzak


Bir Yakın Bir Uzak


Er geç yitirir anlamını uzak
bakış dağılır tuzakların aç ambarında.

Hangi taş çatlamaz da
avunur yosunlarla; bitkin, kurak.

Şenlik büyür, acı balı taslara doldurarak
mumdan güller: yeni istanbul hatırası.

Çanakkale çoktan geçildi
aşk kâlplerde bir kürdilihicazkâr yarası.

Ruh nasıl doysun, ten: gülün damlası
uzak kızılcık şerbetiydi, çoktan içildi.

Geçti yaz, eski baharlarla avunarak
dalgada yağmur kuşları; bir yakın bir uzak.


Şerif Erginbay


Birkaç İnsan


Birkaç İnsan


Yıldızların serinlettiği göğün altındaydık.
Herkesin gizlerini ele verdiği bir geceydi.
Paramparça insanlardık.
Açık ettiğimiz düşlerimizdi bizi biz yapan.

Öyle sevebilirdik, hep öylece!

Tedirgindik yine de
incitmekten
şafağın beşiğinde ağır uykuyu seçenleri.

Yola daha önce çıkma şansımızı hiç kullanmadık biz, hiç!


Şerif Erginbay


Bizi Çağıran Yol


Bizi Çağıran Yol


Çok eğleştik
kaçak sözlerin yurtluğunda.
Biz, bir zamanlar
düşlerini ateşte deneyenler,
alışılmadık yükler
gün görmüş omuzlarımızda.

Gözü karalığımızda devinen yol
yeniden çağırıyor bizi
her moladan sonra.

Uslanıyor
coşkunun uçuk yalpası
zorlu patikalarda.

Aşkı taşıyan yol
sandığımızdan da uzun sürecek
suskun sis çanları zamanının
alacakaranlığında.


Şerif Erginbay


Boyun Eğdirilmiş Düş


Boyun Eğdirilmiş Düş


Bizi devindiren sarkacı
gece koparır alır
gündüzün uysal elinden.

Düşün bozguna uğrayışı
başlangıcı olur artık
şafağı geciktiren acının.

Açılır gidebilmenin kolay çağı.
İsteğin tozlu yolu
yaldızlı dilek taşına dek uzar.

Kösnül bir güz başlar,
upuzun ve unutulmalara açık.
O göksel imge: özgürlük
usul usul içimizi oyar.


Şerif Erginbay


Cam Ardı


Cam Ardı


Kaçalım buralardan
bağ evimize gidelim,
cam ardımıza girelim;
kaçalım buralardan sevgilim.

Dolunay,
onaylar, düşlerimizin yitik sayfalarını
gümüş yüzüyle şavkıyarak.

Solgun dallar altından, saklanarak
cam ardımıza girelim sevgilim.

Rüzgârımız dolar odaya
kuş sesleriyle şakıyarak
soyar düşlerimizi yaprak yaprak
yangın yeri tenin; açtırırsın kıpkırmızı gülleri
akarım yanarak, içimde bir ayazma serinliği.

Kaçalım buralardan
bağ evimize gidelim,
cam ardımıza girelim;
kaçalım buralardan sevgilim.


Şerif Erginbay


Camdan Adam


Camdan Adam


Ben sizin camdan adamınız,
naif oyuncağınız;
bıkınca doğru vitrinlere.

Karşı-adamınız,
kitap ağırlığınızım
uçmasın, kaçmasın diye
zıvanadan çıkmış düşleriniz.

Unuttuğunuz sesiniz
kolay küfürlerinizim.
Delifişek geçersiniz içimden,
adım bir kahır gibi kalır bende.
Bir bakışta çözersiniz
en gizli yerlerimi bile.

Ben sizin camdan adamınız,
yumulu bir bıçak gibi
uyurum soğuk gecenizde.

Egzotik ağacınızım dış bahçenizde
yağmurun ve ışığın altında.
Hüzünlü ve darmadağın baktığınızım
çıplak kalışınızın duvarında.
Küs yüzünüzüm
kolay çözgülü, kolay atkılı
ve gözlerinizi kaçırdığınız.
Ben sizin camdan adamınız.

Bezemelerinizim
aşk odalarınızın şaşı aynalarında.
Yavaş ikindilerinize buhurdan
anılarınıza askılık olurum
bol mezeli akşamlarınızda.
Karşı-adamınızım sizin
sanrılı savaşlarınızda.

Ve son güzünüzde
gün ışığı gibi geçersiniz
gözlerimin yağmur düşlerinden,
bin parçaya bölünürüm:
O geri dönmeyen bumerang
gökkuşağım kalır sizde.

Ben sizin camdan adamınız,
gecenin içinde
ışıltılı
naif oyuncağınız
hoşça kalınız!


Şerif Erginbay


Çok Parçalı Güz


Çok Parçalı Güz


Biz; günleri art arda değil, yan yana dizmeyi deneyen iki
şımarık ve çılgın çocuk olarak ayrı adalarda bile sırt sırta
oturmayı becerebiliyorduk güzün türküsünü dinlerken!



Şerif Erginbay


Çok Yakındı Bize En Uzağımızda Olan


Çok Yakındı Bize En Uzağımızda Olan


Ay gecelerinin egemenliğine girerdi orada
kışkırtılmış söz.

Kasım yağmurları yumuşattıkça asi kalıyordu düşlerimiz.
Yatağını bulan her su damlasıyla ürperen yürek
yabancılaşmıştı yalana. Sevgiyle yıkıyorduk kalemizin
burçlarını. Kol kanat geren zaman sonsuz şimdiler
peşinde olduğumuzu biliyor, göz yumuyordu
aldanışlarımıza.

Vazgeçişlerimizin sınırsızlığıyla şaşkın olanlar
zırhlar edindiler hemen. Önemsedikleri sözcükleri
birer birer yitirdiler.

Çok yakındı bize en uzağımızda olan.


Şerif Erginbay


Dağılgan


Dağılgan

Gün geniş öğlenin sofrasında
doyuruyor düğün alayını.

Rüzgâr kışı ağırlıyor
dolaşıyor kenti dağlı adımlarıyla.

Çayır pek yakında
mitolojiye bağışlayacak adını.

Şer kurşunları dökülüyor
camların yapış yapış alnından.

Her yakınlık
koynunda besliyor arsız uzaklığı.

Ey, benim olan biz
düğün dağıldı, nerdesiniz?


Şerif Erginbay


Dağların Kızı


Dağların Kızı


O dağdan inerken
omuzunda ağır bıçkısıyla,
ayaklarına kapanır
hazalları ayıklayan patika.

Irmak gizini uğuldar
durağanı sektirir kaya;
o dağdan inerken
omuzunda ağır bıçkısıyla,
ay eskil bir acıyı gömer
kanayan bulutun yarasına.

O dağdan inerken
omuzunda ağır bıçkısıyla,
anlarsın kör olduğunu
gözlerine baktığında.


Şerif Erginbay


Dallarımda Kar


Dallarımda Kar


Gün benim neyimdi, bilemeden geçti yıllar.
Nice bulutlar süzülüp geçti yanağımdan, köklerimi yanıltmadı toprak;
ah olmasaydı kabuğumdaki bu tanıklıklar.

Gün benim neyimdi, şimdi dallarımda kar; içimde sakin bir hasret var.

Yolda olduğumu bilirdim, yol benim ikizimdi; tohum ışırdı
yapraklarımın arasından, yol bunu bilirdi. Kar gizlerimizi vururdu yüzümüze:
aşk aydınlığındaydık o zamanlar.

Dağa boy verdim, açtım kendimi; yan yana oluşumuza sevindim.
Dilini anladım, dilimle çözüldüm; mevsimlerin neremizden geçtiğini gördüm.
Sularını dolaştır aynalı patikamdan, işte terimi sildim.

Hiç anlamasam da olur; gün benim neyimdi, şimdi dallarımda kar;
içimde sakin bir hasret var. O kadar..!


Şerif Erginbay


Değirmene Dar Köprü


Değirmene Dar Köprü


Birkaç karacaağaç:
Konuksever dallar bolluğu!

Kabuğu delen her çiviyle kanlarımız karıştı birbirine
ve nasırlarımız. Barıştırdık derenin iki yakasını. Günü ötelere
doğru genişletti baltamız her inişinde.

Kış çıkagelirdi sonunda:
uzun aldırmazlıklar çağı!
Uzun bir soluğun içine sığışır, kuşlarla bir söylerdik
o gizli türkümüzü.

Ve o uzak sevgili, eskiyen bir yalnızlığı değiştirmeye
gelirdi bana. Sözün kendi içine göçtüğü zamana başlardık.

Taşkın deresi toprak kokulu öpüşlerini sunardı birkaç kez,
düşlerimizi ayartırdı, ve biz gerçeğin geniş kucağına
çağlardık.


Şerif Erginbay


Deli


Deli


Kızgın bir sel düşler deli
başka deli düşlemez.
Herkesin güneşi kendine
gölgelerden diyet istemez.

Unutulmaktan aşklar yapar,
yakuttan gözyaşları.
Duvarsız evler düşler
bedensiz sevişler gibi.

Kızgın gözyaşları düşler.
Soluğu alev bir kadın.
Bir tek
ama bir tek yangın
hayatını özetlesin ister.

Ve elleri ekmeğe batık biri
alır götürür delinin düşlerini.



Şerif Erginbay


Deli Şimşekler Gecesi


Deli Şimşekler Gecesi


Bütün gece yağdı yağmur,
yağdıkça coşuyor
sanırsın kiremitlerde
Çinli bir ordu koşuyor.

Yıldırım: o mavi sarmaşık
hızla dolanarak
gövdesini bir çamın
saplıyor öfkesini kök uçlarına
toprağa çekilen telgrafın.

Irmak;
köpüklenmiş at
doludizgin koşuyor,
ağaçların boyunu aşarak.
Kuru dallar
gizlenen renginde suyun
göçüyor toprak.

Bana vurgun şimşekler gecesi,
seni farklı iklimlere taşıyor;
örtük camlarında acemi bir telâş.
Bak kalbim nasıl aydınlatıyor.


Şerif Erginbay


Denizin Bulanık Maviliğinde


Denizin Bulanık Maviliğinde


Zor buluşma:
Soluğumuzu saran gök,
o her şeyin sığdığı koca göz
anımsattı bize düşlerin kaynağını.
Kucaklaştık hoyrat oyunlarla
düşürdük gülleri
bir yakına, bir uzağa.


Ve aylar sonra
savunmasındayken
çiçeğe durmuş aşkın,
zorladık sürgüsünü
yokluğa açılan kapının.
Boşa çıktı uzun hazırlanmışlığımız,
Yalpaladı gülün içinde maceramız.

İçime akan yaşlarla
yazmıştın defterime,
o bıçak bıçak kopuşun inceliğinde:
-yitip gidiyor her şey
denizin bulanık maviliğinde!


Bellekle küs zamanın burgusu
onca yıldır oyuyor içimi,
onca yıldır
onarılmaz olanın sakin öfkesi.

Sen orada şimdi,
gelgeç bir iklimin
düşlediğin yelinden
sorular ediniyorsun belki.
Sorular:
-o yavaş mızraklar ki-
gözlerin
uçlarında birer temren.
Sorular ki,
kırılgan dallarına bahçemin
düşer irigöz yağmurlar gibi.

Söyle,
ey uzak sevgili, söyle
şimdi yine; orada öyle
yitip gidiyor mu her şey
denizin bulanık maviliğinde?


Şerif Erginbay


Dolaşık Patika


Dolaşık Patika


Aşkın sesini bastırır beden,
dağlarda kanar durur ayak izi,
bağırır zincirli sesiyle:

-Böyle kök salmışlığımla
sakin ve bilge;
hazır mıyım karşılamaya onu,
şimdi usulca geliverse?



Şerif Erginbay


Duvarcı Baba


Duvarcı Baba


“Kim ki, baba otoritesine başkaldırır

ve yener; o bir kahramandır.”
S. Freud


Bileğinden,
parmaklarından fışkıran duvar
açtı surat gibi yamacında suyun.
Sen yaşlısın, cevizler ihtiyar;
göçüyorsun buradan,
dönüyor havada
yüreğinden uçan kuşlar.

...................

O yorgun adam
bir ömür boyu
yüreğinde kendine yurt arayan
yatıyor şimdi
günün öteki geniş ucunda.



Şerif Erginbay


Eksik Durum


Eksik Durum


O dildeki azar
bugün ya da yarın,
o birikmiş uysal hınç
bilirim, gelir beni bulur
eskisin diye yenilginin tacı,
ardında karalanmış tarih.

O dildeki azar
yeniden kurar
eksik hikâyemi;
bir baştan sona
bir sondan başa,
kanatmak için yüreğimi.



Şerif Erginbay


Fazlasıyla Eksik


Fazlasıyla Eksik


Saban izinden yürüyordum. Çamurlara bata çıka.
Adımlarım beni sana ulaştırmıyordu. Gökyüzü çamları
okşuyordu çivit parmaklarıyla, göğsüne yaslanmış
yorgun çamları.

Derenin yosun ve yavşan kokulu serinliğini içime çektim.

Adımlarım beni sana ulaştırmıyordu.

Nal sesleri geliyordu Kızılyokuş’tan: Arada bir ayakları
kayan katırların nal sesleri. Yonga çıkartmaya giden
köylülerin sabah türküleri içinden geçtim.

Bilirsin, güzün anısıyla alınan yol kendine çıkar hep!

Adımlarım beni sana ulaştırmıyordu.

Bilirsin, silahı yüreğinde gömülü olanlar avlak
aramazlar, tan vakti vururlar kendilerini. Her tan vakti
yeniden, yeniden!



Şerif Erginbay


Felsefenin Yengeç İlkeleri


Felsefenin Yengeç İlkeleri


“Saldırganlığımızı barındıran en eski beynimiz sürüngenlerinkine benzer,
her insanın beyninde uyuyan bir insansı sürüngen vardır. Üzülerek de
olsa, günlük yaşamımızda, bu uykunun çok kısa sürdüğünü ve sözcüklerle
mantıklı söylemin aldatıcı görünümü altında, edimlerimizle davranışlarımızın
çoğuna işte bu kocaman sürüngen beynin yön verdiğini saptamak zorundayız.

Öteden beri, insan insanın kurdudur, denir. Çok iyimser bir yaklaşım bu,
çünkü kurt sürüsünde, iki erkeğin saldırganlığı bireysel bir kapışmaya
dönüşürse, yere yıkılan kendisini yenene boğazını uzatır; şahdamarı
hemen oracıktadır, ama yenen bu damarı hiçbir zaman pençe atıp yırtmaz.

Değer yargılarının yeline kapılan, sürüngen beyni sözcüklerle zıvanadan
çıkan insansa gözünü kırpmadan, en küçük bir pişmanlık duymadan öldürür.”

Henri Laborit




Felsefenin Yengeç İlkeleri



Bugünlük yeter!
Küreği batırdım arkın yumuşak toprağına,
kesilen ayrıkların sesi geldi yırtılan boşluktan.
Dinlenmeliyim bir gölgede,
el sallıyor güneş çınarların arasından.

Eğilip bir toprak keseği aldım
sıkıca tutup saçlarından.
Aldırmadan belime yapışan yeleğe
indim yaprak yağmuru altında dereye.

Kokladım biraz toprağı, tarttım elimle
-bir oyun bulmak için kendime-
fırlattım atlangıç taşına,
nişanlayıp taşın oyuğuna.

Henüz oturmuştum eğriş boynuna çınarın
-bir yengeç tırmandı taşın alnına,
deşeleyip makasıyla toprağın karnını
çekti çıkardı kıvranan bir solucanı.

Tam götürüyordu ki avını ağzına
bir yengeç daha tırmandı taşa
-epey irice ilkinden-
sekiz hızlı bacak
-derken-
gerildi sinirler birden;
iki şövalye şakırdatarak zırhlarını
gerinip, iyice açtılar makaslarını.

Daha ilk vuruşmada
yuvarlanıp düştüler suya,
paylaşamayıp toprağın armağanını.
Bilmem
balıklar nasıl bölüştüler
talihsiz yarım solucanı?

Ben şimdi
masum bir tanığı mıyım
bu çok ölümlü kavganın,
yoksa içinde miyim
bir yazgısal kargaşanın?

Bugünlük yeter.
Öyle görürsün işte,
nasıl bakarsan öyle.
Yeter bugünlük bu kadar felsefe.
Doldurdum çayı, yaktım pipoyu
oturuyorum kaç zamandır uzak güneşte.



Şerif Erginbay


Çekip Gitmek -gazete yazılarından-


Çekip Gitmek


Çok bunalmışızdır artık durduğumuz yerden.
İçimizde bir şeyler birikmiştir, yığılmıştır, yüreğimiz sıkışıyordur.
Sanki başka bir mekana taşınsak ferahlayacağızdır, öyle hissederiz.
Oysa öte yandan hayatın görünmez halatlarıyla bağlanmışızdır olduğumuz yere..
İşimiz, iş ilişkilerimiz kuşatmaya almıştır bizi. Bu çemberi yarıp çıkma düşüncesi şöyle bir rüzgar gibi gelip geçse de, ciddi biçimde uzun uzadıya kafa yormayız.
Kuşatıldığımızı anladığımız zaman, tek başına olmadığımız zamana rastlar nedense. Eşimiz, çocuklarımız vardır. En küçük bir değişiklikle bütün taşlar oynayacaktır.
Ev, küçük bir bahçe, bir kedi ya da köpek, kafesteki minik kuş, bir akvaryum tutar bizi.. Olduğumuz yere mıhlar.
Belki de bahanemiz olurlar.. Çekip gittiğimizde her şeyin dört dörtlük olacağından pek de emin değilizdir aslında.
Ah özgürlük..!
Özgürlük düşleri.. Sözcüklerle sarhoş olup yüreğimizin yükünü biraz hafifletmekten öteye geçirmez bizi.
Kapılar kapanmıştır, biliriz bunu.
Bir omuz vurup yüklenmek, öfkeli bir tekmeyle açmak da mümkündür ama ödeyeceğimiz bedel gözümüzü korkutur.
Yıllarımızı verdiğimiz, doğup büyüdüğümüz çevreye ne kadar yabancılaşmış olduğumuzun farkına varırız.
Ne kadar çok şey değişti değil mi? Biz değiştik, arkadaşlarımız değişti.
Sevgilimiz başka biri olmuştur. Ya da bir zamanlar sevgilimiz olan eşimizle ilişkimiz rutinleşmiş, belirlenmiş bir dairenin içinde dönüp durmaktadır. Romanlarla, filmlerle boy ölçüşen aşkımız gündelik yaşamın ayrıntılarıyla boğuşmaktadır.. Neredeyse anılar bir arada tutmaktadır bizi..
Artık kentimizin baskın söylemi de “marka” olmuştur sonunda. “İnsan”dan, “insani” değerlerden bahsetmek artık utana sıkıla yapılmaktadır. Sohbetler, ekonomi, politika vb. her şeyin merkezinde para var, ya da bir şekilde parayla ilişkilendirilir hale gelmiştir. “İnsan”ı merkeze alan, asıl sayan politikalar, ekonomiler, felsefeler dinozorlukla damgalanıp atıldı bir köşeye çoktan. “İdeolojik” olmakla suçlandı günümüzün baskın ideolojisi tarafından.
“Para”nın dışındaki hiçbir değerin önemi yok.. Sahi paranın dışında bir değer kaldı mı? Kültürün, sanatın değeri ekonomik çarkın dönüşüne katkı sağlıyorsa var.. Tarih, alınıp satılan bir şey olduğunda değerli..
Okullara yolladığımız çocuklarımıza bu gerçekleri mi söyleyeceğiz? Yoksa sabah akşam okullarda, dershanelerde öğretilen resmi yalanları yinelemekle, onaylamakla mı yetineceğiz?
Haktan, hukuktan, adaletten, demokrasiden bahsederken yüzümüz kızarmadan ne anlatacağız çocuklara..?
Sonra kalkıp yetişkinler olarak çocuklarımızdan yakınacağız.. Ne hakla?
Evet.. Çok bunalıyoruz, kendimize sormakta zorlandığımız sorulardan, yüzleşmeye cesaret edemediğimiz sorulardan.
Bu sıkışmışlıkta, dayanamadığımız anlarda “çekip gitmeli buralardan”, deriz bazen.
Çekip gitmek istediğimiz, riyakarlıklardan, yalanlardan, ikiyüzlülüğün karşılıklı, gönüllü kabulünden oluşmuş bir dünyadır aslında.
Emin olmadığımız ise bütün bunların dışında bir dünyanın olup olmadığı ya da gerçekleşebilirliğinin kuşkusu.
Doğru ne? Yanlış ne?
Belki de çekip gitmeden bunu öğrenemeyeceğiz.
Risk almak, bedel ödemek...
Yanlışlarımızla kıvranmaktansa göze alınmalı belki de...



Şerif Erginbay


Gel-Git Denizleri


Gel-Git Denizleri


‘Ben bize sığındım’ diyor sevgili:
‘Hadi bize gidelim’...

Açalım kanatlarımızı uzun bir yolculuğa
Özleyen yerlerimize gidelim.

Gökkuşağı açtıralım yağmurlarımıza
Islak güneşimize gidelim.

‘Hadi bize gidelim’...


Şerif Erginbay


Gelin ve Gölge


Gelin ve Gölge


Gölge öksüz,
bilinç ışıyınca ucunda orağın.

Gelin güldü
kolay kıldı ölümü.
Yazma düştü sapların arasına,
yokluğa karıştı, soldu orada.

Koruk özgür;
karadut hoşnut asmasından.

Şarap şiire mayalandı. Sirke acıya.

Güneş çıplak,
bilinç ışıyınca ucunda orağın.

Sarı bir gülün ortasında
uyuyakaldı gelin
düşlerin kozasında.


Şerif Erginbay


Geri İstiyorum


Geri İstiyorum


Yılkı atları mutluluğu aradığım!

Yürüdüm ucuna kadar falezlerin. Bedeli ödenmiş özgürlük kıpır kıpır
ayaklarımın altında. Gökyüzü sıkılıyor, sıkılıyor durmadan kendi boşluğunda.
Şarap kokulu bir rüzgârla gidiyorum aşka.

Kovuldum da geldim yurdunuza. Esmer şarkıların yitik topraklarından.
Uğursuzum; ya durdurun, ya da vurun beni! Aradığım yılkı atları mutluluğu.
Geri istiyorum gökyüzünün buzul sarhoşluğunu!

Avuçlarımı parlatıyorum kömür ve elmasla. Gençliğimden miras o uzun
ve mutlu yarayla büyür çocuklarım. Oymayın göklerin kabuğunu,
yanmasın akşamlar sıcak kanla!

Göçebenin gökdelen buluşması: Ay sararır usulca yurtsuz bir çocuğun
saçlarında. Durdurun ya da vurun beni on beş yaşın suçlarıyla! Yürüyorum
ucuna kadar falezlerin. Bekliyorum kollarımda bir yığın bulut. Bekliyorum
yılkı atları mutluluğunu göklerin...

Gökyüzü sıkılıyor. Gökyüzü sıkılıyor sabahı çalınmış akşamla!

Geri istiyorum, esmer şarkılarımın yitik topraklarını.

Geri istiyorum! Geri istiyorum daha fazla!



Şerif Erginbay


Gök Sakallı Adam

Gök Sakallı Adam

Asuri bir yalnızlık katıyor güne
gök sakallı adam.
-henüz yırtılmadı gece, diyor
tırnaklarıyla vururken tuvale.

Boyuyor bir ıslık gibi hüznü
kar aklığının içine.
Upuzun bir çığlık;
salıyor “şahmaran”ı geceye.

-Bir tek damladan girilir denize, diyor
gök sakallı adam:
bir tek damladan.

Gökkuşağı dolu çantası
yürüyüp gidiyor
gök sakallı adam.
Ardında yaz
önünde kar fırtınası.


Şerif Erginbay

Gül Çağı

Gül Çağı

Yamaç, solgun yüzünden bir bakış edinir bu geç saatlerde.
Sana durmuş kalbim çocukluk düşlerinin çemberinde mutludur.
Bahçemizin yetişkin dalları sarmaşıklarıyla sarhoş bu gül çağında.

Tanyeri uyanır göğüslerinin neminde, bu koku üç kez dolaşır ovayı.
Çalgına dokunurum, orman uyanır: yankılar hep acemi kalması gereken sesi.
Yamaç, solgun yüzünü geri ister, uyanmış orman çalgını.

Gül çağı: zamanı kargışlayan dudak! Öl ve gömül bahçeme!

Düş sonsuz açar... sen de!


Şerif Erginbay

Gülden Damlalar


Gülden Damlalar




l.
Dudaklarımızın bağbozumuyla
sarhoş günlerimizin içinden geçtik.
Şarabın ve aşkın anayurdunda
asmalarımızın gül iklimindeydik.

2.
Yakındı yüreğin
soyundum,
rüzgâr kaldın,
öptüm soluğunu
ruhun kadar yakın.


3.
Kırılınca zırh,
-nasıl da insan-
yağmurda gül
çok uzaklardan...
...nasıl da içiçe.


4.
yağmurkuşu olsam
uçsam,
bulutuna girsem,
...gökkuşağına.


5.
iki martıyız
aynı denizin kıyılarında
güneşin ve göğün altında
arınıyoruz,
yoruldukça kanatlarımız
aşkın ve şiirin büyük dalgasında.


6.
Gün gülüme eğilir...
...ben ona hasretiyle.

7.
Ayın altında
ince dereler gibi yol alırım sende;
...kıvrılarak, bükülerek, sokularak.

8.
Uzun bir düşe hazırlanıyor orman;
içimde bir gül büyüyor usulca...

9.
Sana dönüyorum, durmadan;
...eğilip bir gülü öpmeye, sulamaya.



Şerif Erginbay


Gün Gelir Ve...


Gün Gelir Ve...


Bir kent, bir akşam kucaklar seni orada;
ben buradaki kente sığmaz olurum.
Kanatlarımda rüzgârın diner,
dışında bir yağmurkuşu gibi dururum.

Gözlerin yeni bir kıyıyı aydınlatır,
bakışların başka bir uzakta, kalbim bana kalır..
Anılar bir vazoya doldurulma hazırlığında..
Solgun bir çiçek sapıyım
bu kentte,
bir sokakta,
terkedilmiş bir evin duvar dibinde;
artık ölü bir aşka kururum.



Şerif Erginbay


Gün Gösterendir


Gün Gösterendir


Kırılgandır gün
ışık gergin.
Bir yaydır usulcacık
kanatır, kanatır, kanatır
çalgısını yüreğin.

Gün gösterendir
hain aynasında yitikleri.
Ve taşır durur kederi
bir bedenin ıssız değirmenine.

Gergin ışık:
artık gecedir
eksik gündüz
dönüşsüz yolları aydınlatır hep
taşınır devrimcinin gizli cebinde.

Şerif Erginbay


Gün Yağmuru


Gün Yağmuru


Güneş geri alıyor, fazlasıyla verdiklerini:
İki ufuk arası nem.
-eksik çabayı kutsamıyor aşk-

Yağmur kuşları; iki pencere yalnızlığında.
Bir gelip bir gitmede.

Gergefinde ruhumu dokuyor aç evren.
Yine de dost kalıyoruz tok güneşle.

Çok uzak çocuklarımızla aramızda
Gökkuşağı bumerang
Bir gitmede, bir gelip, bir daha gelip.


Şerif Erginbay


Günün Kapısında Duruyorken


Günün Kapısında Duruyorken


Ey gökyüzünün başını döndüren kartal,
sessiz sözsüz anlaşmaların gök mührü!
Yolun herkese kolay geçit
kendine küskün duvar.
Kargalar geceni belliyor
gözükaralığında senin.

Hafif bir yel
dal sarsılır
kımıldar bütün yaprakları içimin.
“Sözcüklerin ateşine su serper eylemin”*

Ey ateşin ağzıyla suyun dilini çözen bilge;
adına gizlenmiş birkaç düş gölgesi
uyukluyor duruşunda senin.
Hayatı ağırlıyorsun
kayaların toprak olduğu yerde,
ve taze bir güneş
kovalıyor kokuşmuş gölgeyi.

Ey gökyüzünün başını döndüren kartal!
Düşlerde yol alışı sürgünün
yitirdiği dal üstünedir.
Yorgun değilsin taşın yüreğini aramaktan,
kök yadsımasa,
dal ezmese bağlılığıyla seni.

Çok uzakta,
yalnız bir sakız ağacı
uyandırıyor tan yelini,
söylemesi için yeni günün türküsünü
gün görmemiş sesiyle.


*Shakespeare


Şerif Erginbay


Hiçbir Yere Çıkmayan Yolda


Hiçbir Yere Çıkmayan Yolda


Gelen o değil, o yağmur dönmez
rüzgârını yitirmiş çoktan.
Gölgelere kaldı cadde:
saf gölge, sıyrılıp atmış melankoliyi.
Anladım.

Gelen o değil,
ve artık yoruldum beklemekten
yoruldum yürümekten.
Hiçbir kent yok
hiçbir yol yok
ruhunu uzaklara göndermemiş.
Anladım.

Sorma çocuk!
Sakın sorma.
Bu kent, bu yol kapkara bir cevap sana.
Kaçır gözlerini benden Iraklı çocuk!
Her motor sesi nasıl çarparmış bir yüreği.
Artık anladım.

Hiçbir yere çıkmayan yoldayım.
Artık anladım.


Şerif Erginbay


Hoş Geldin Gece


Hoş Geldin Gece


Gece; anayurdum benim!
arındığım dingin deniz,
doyuran derinliğim
gece, hoş geldin.

Şiirin verimli toprağı
özlemin derin sarnıcı gece
gece hoş geldin;
hoş geldin
ışıklı yolculuğu ellerimin.

Çan bizim için
bizim için sevgilim,
çıkalım gecikmiş patikaya
oturalım geniş yatağına gecenin.

Gece; anayurdum benim!
arındığım dingin deniz,
doyuran derinliğim
gece, hoş geldin.


Şerif Erginbay


Hoşça Kal Gün


Hoşça Kal Gün


Güneş akkor bir gülle
bulutların perdesinde.

Bizi acıtan o gizli ışık
kolumuzu kanadımızı yerinden eden
geçiyor kalın fırçasıyla
hazla renklerin üzerinden.

Hoşça kal gün!

Gönüllü sürgün
toprağa veriyor biriktirdiklerini.
Toparlanıyor gün,
çekiyor geniş pencereye
hızla gizlerin perdesini.

Hoşça kal gün!



Şerif Erginbay


Işık İçimde


Işık İçimde


Sonbahar kara saçlarını ördüğünde yoldaydım.

Dalgınlığımı bir ben bağışlamadım.
Ovaların ateşi söndü, dağlar karabasan düşlerin hükmünde.
Kozalar yanıtsız bıraktı anayurdundan kovulmuş soruları.
Öfkemi acı yele savurdum, hüznümü bir ben bağışlamadım.

Işık ömrümü ikiye böldüğünde ben yoldaydım.

Nice bağbozumundan geçtik.
Anladık şarabın bir heves olmadığını.
Gönül matematik bilmezmiş.
Şiir basarmış sultan yarasına her kanadığında.
Çağlayanımda kendime düştüm. Gül oldum aşk içtim.

Işık süveydaya döndüğünde ben yoldaydım.



Şerif Erginbay


İki Kıyı/da Bir


İki Kıyı/da Bir


İç göğümü
silahın sulansın
eğ içine kuşkuyu
namlu şakağında
düş açsın göğüme.

Gözlerin kıyı özlemi
zaman açtır tenimde
al bulutumu
seviştir bademinle
-çiçeğim iğde-

Boz patikam
bar bar oyunlarını
tene giren bıçağın.

Her yol
kavşağını özler.

Açtı iki kıyıda
nar çiçeği şafağın.

İki kıyıda
güvercinin uzun uykusu
düş görür ellerimde.

İç göğümü
al bulutumu
tene giren bıçağın
sar iki kıyıda
yarasına gökkuşağının
-çiçeğim iğde-



Şerif Erginbay


İstek Hep Kuşatmada

İstek Hep Kuşatmada


Yaralarını sararak ilerler istek:
uzlaşıcı kimliği gülün!

Bir kavgaya girmezse eğer:
-tedirgin-
hazırdır yok etmeye onu
büyük silgi. Gönüllüce.
Gönlünce.


Şerif Erginbay


İşte Güz

İşte Güz


Kışın aç ağzı. Acı yelde uçan kül. Yangın yerini yıkayan
sağanaklar. Kuşlarda aceleci kanat. Göç hazırlığı; yol
bıçak bıçak.

Erkenci ikindi güneşleri. Acı gülümseyişi
takımyıldızının. Sel beklentisi aç ırmaklarda. Tedirgin
taşkın dereleri: İşte güz!

İçine örtülmüş yaz bahçeleri. Körleşmiş ve işte böyle
göz gözeyiz. Yarım bardaklar. Acı rakı. Islak tuz.

Uçurtma sonu. Çocuk ellerinde son üzümleri asmaların:
Hoşça kal kütük. Dişlenip unutulmuş elma. Çokça şarap:
İşte güz!

Toprağı örseleyen yengi. Ruhun çalgısını üfleyen orman.
Çoğalan pencere camı ve çelişkisi çoban ateşinin.
Kırık dal; eksik istek.

Ad değiştiren durulmuş öfke: Ölümüne yol aldığımız
gizli ışık. Su; kendini saran çıplak kaya: Kaya yapayalnız!

Ağız birliği yenilmişlerin. Kaynağında çoğalan susuzluk.
Gözlerde saklı şiir. Dörtyol ağzında zamansız çığlık;
İşte güz!


Şerif Erginbay


Kan Sustu


Kan Sustu


Kan sustu.

Unutmaya koşuyorum:
-evet unutmaya-
o soğuk çağın biriktirdiklerini,
yığdıklarını,
yaldızlı armağanlarını.

Yürüdü çığlık.

Acının bildiği:
gece ve gündüz
ikindi ve öğle
birer düş sayfasıdır
ayın parlak dürbünüyle okunan.

Kan sustu.
Yürüdü çığlık.


Şerif Erginbay


Kaplanın Kahrı

Kaplanın Kahrı


Gözlerimde küller,
savruluyor yanık orman,
üşüyor çıplak tepeler.

Geçit vermiyor acının eğesiyle bileylenmiş aklanları
Gözet Kayaları’nın. Sular bozbulanık. Sahi, nerede o,
bir zamanlar dilimizde dönen kristal?

Gücümün sınırlarında gezinmedim hiç!

Düşlerimin ortağıydı karıncalar, börtü böcek. Pençelerimin
altıydı yurt. Öyle bildik, belledik. Verdiklerimizle genişlerdi
orman ve yüreklerimiz. Sunak taşlarımız yoktu. Bütün ormanı
sunak bildik. Öyle belledik.

Kartalla göz göze koşardık büyünün çıplak yolunda!

Sahi, nerede o, bir zamanlar kükreyişimizi oradan oraya
taşıran sadık ve altın orman? Nerede delikara gülüşü
alabulut göğümüzün?

Gözlerimde küller,
savruluyor yanık orman,
üşüyor çıplak tepeler.



Şerif Erginbay


Karıncalı Rulman


Karıncalı Rulman


-dirim ve mekaniğin kör diyalektiği-


“Oteller tekinsiz mekânlar”*
dağlar da öyle;
evler kalıyor geriye:
o kutsal sığınaklar,
beyaz tanrılar, sanal evren, vesaire..

Bir de
-olmazsa olmaz-
yatakta sarhoş bilye;
döner dururuz
boşluğun metal ikliminde.


*Ahmet Oktay



Şerif Erginbay

Kör Kavşak


Kör Kavşak


Terli avuçlarımı bastırdığım her kaya
biraz daha uzaklaştırıyor seni bana.

Binlerce yol:
vınlayıp iniyor dereye ıslıklı gölgeler
uyandırıyor ay küllenmiş közü.

İşte ağzım:
binlerce yol,
kilitli duruyor sana
sözün anlamı aldattığı bir dünyada.

Hesaplanmışı ezip geçiyor orman
kendi dışına taşıyor gölge:
işte yabanıl soluğum!

Kör kavşakta
paramparça ağzım
adımı saklamaktan.

Bozulmasın diye büyü
işte ağzım
kilitli duruyor sana
kör kavşakta.



Şerif Erginbay


Kuşatma


Kuşatma


Yol alır mangam
ıssız vadinde,
kollarında ıslık kuşları.
Titrer güllerin
etinin trampetinde,
titrer içinin yaprakları.

Geçeriz yangın yerinden
ayaklarımız çıplak,
susar yağmur kuşları
o zamandışı açlıkta,
al bulutlarda ayyaş başımız,
ne hüzün ne sevinç
tedirgin bir ayazma
ılık sular gibi kalışımız.

Yol alır mangam
ıssız vadinde,
aşk şarkıları çalar
etinin trampetinde.
Ben turuncuya boyadım
içimdeki karanlığı,
sen kucağımda pembe
uzağımda ayaz kaldın.



Şerif Erginbay


Mektup


Mektup


Mermerle bir yazılmışsa tarihi
Gönderilmeyen mektuplar da gider
-anla nereden geldiğini hüznün-

Bütün ömrüm
ölü bir dilde başlar,
ölü bir dilde biter,
mektuplar gibidir ömrüm.

Adım orda kaldı,
bütün adlarım:
m e r m e r!


Gönderilmeyen mektuplar da gider.



Şerif Erginbay


Mutlu Yıllar Çingenem


Mutlu Yıllar Çingenem


Sepet sarkıyor bilezik taşan kolundan
yürü çingenem, eteklerinde çocuklar.

Kara kuşağın taşıyor kıvrak belinden
tut elimden çingenem açılsın fallar.

Lal olmuşam, başımdaki al şalından
dön çingenem, şıkırdasın parmaklar.

Şarap sun bana mor üzümlü bağından
içeyim elinden, kırılsın bardaklar.

Raksederek akalım gecenin karanlığından
binelim atımıza, geçilsin yollar.

Haritamızı çıkaralım düş sandığından
girelim cam ardına, aşk bizi saklar.

Güller açar, sarıldıkça aramızdan
mutlu yıllar çingenem, mutlu yıllar

Mutlu yıllar gülüm, mutlu yıllar
İçinde tut beni, aşk bizi bize bağışlar.



Şerif Erginbay


Neden Sanat?


NEDEN SANAT?



Eğer aforizma biçiminde dillendirirsek çok farklı açılardan bakabiliriz sanata. Bu tarz bilginin sağladığı genel bakış ayrıntılarda yitip gitmekten korur bizi çoğu zaman.

Bütün kötülüklerin anası; insanın üretimine ve üretiminin sonucuna, giderek doğaya, kendi cinsine yabancılaşması, yabancılaştırılmasıdır. Endüstriyel sistemler sonunda ‘insanın organik olmayan organı: doğa’ ile bağlarını dumura uğrattılar, kopardılar.

Sömürünün, eşitsizliğin, savaşların, baskıların, ekolojik sorunların gün geçtikçe katlanarak büyümesi şu lanetli öngörüyü akla getiriyor: ‘İnsanlık toplu olarak soysuzlaşabilir.’ Ne yazık ki, yazılı tarih böyle bir evrime yönelmeyeceğimize ilişkin fazla bir kanıt sunmuyor bize.

İnsan türü için böylesine korkunç bir yıkımın ancak sanat önüne geçebilir. Sanat, insan tinini yeni bir olgunluk sınavına hazırlayabilir. Sanat ve entelektüel çaba günlük yaşantıda insan davranışına yön verici içselleştirilmiş bir güce ulaşabilirse, tarihin ve coğrafyanın örsünde insan tinine yeni bir biçim vermeyi başarabilirse, belki o zaman gezegenimizde yaşanılası bir hayat filizlenebilir.


Dar Köprü, Giriş Yazısı, 2000


Şerif Erginbay


O Gecede Kalan


O Gecede Kalan


Seller ülkesinde bedenimiz,
içimizde o seğirten sağanak:
acemi adımlar gecede.
Gözlerinin kuyusuna iniyorum:
acının tarih dersi; unutulmuş,
senelerce unutulmuş!

Yıldırım:
sellerin ulağı,
titreten sesiyle,
kıymık kıymık içimizde.

Gözlerinin kuyusuna iniyorum:
-acı bir gülümseyiş yüzünde-
bir türkü söyler içinden atlar geçen
yükselen dumanlar içinde; unutulmuş,
senelerce unutulmuş!


Şerif Erginbay


Sabah Karşılaşmaları (düzyazı-öykü gibi)

Sabah Karşılaşmaları



Resmini gazetelerde görmüştüm.
Kayaların üstünde cansız bedeni, öylece uzanmış yatıyordu.
Kirli kahverengi gömleğinden ve çopur yüzünden tanıdım onu.Kaza ile, ayağı kayıp mı düşmüştü? İçkili miydi? İntihar mıydı? Henüz nedeni bilinmiyormuş gazeteye göre.

Onun adını bile bilmiyordum.
Üzerinde kimlik bulunamamış. Sanırım hiç öğrenemeyeceğim.
Hem ne farkeder ki. Hayat hikayesini benim uydurduğum bir kişilikti o. İstediğim adı verebilirim, ayrıca bir ada ihtiyacı da yoktu.

Her gün sabah işe giderken kullandığım bir güzergah var. Ana caddeye girdikten sonra yol arkadaşlarımla birer birer karşılaşmaya başlarım.
Üç yıldırbelleğe kazınan yüzleri görüyorum sabahları.
İlk karşılaştığım üçlü bir grup. Yazları bile takım elbiseli ve çantalı. Bazı günler ceketler kolda taşınıyor o kadar. Sürekli ortada yürüyen, bir hayli cüsseli olan kent yönetiminde önemli bir yerde, sanırım ikinci üçüncü adam konumunda. Diğerini hep okul idarecisi bir öğretmene benzetmişimdir. Apartman komşusu olabilir. Üçüncü kişiyle ilgili hiç iz kalmamış, ne tuhaf.
Trafik ışıklarını geçtikten sonra, o saatte hiç de gerekli olmamasına rağmen güneş gözlüğünü takan kadınla rastlaşırız. O çok iyi bir anne, kesinlikle, eminim.. Büyük bir bankada, kariyeri yüksek biri.. Ama yine de ona en çok yakışan annelik. Gerçi hiçbir zaman yanında bir çocukla görmedim ama.
Ve.. çanta mağazası. Bugünlerde boş. Onu özledim. Her sabah, sanki inadına benim tam geçiş zamanımda mağazanın önündeki kaldırımı süpürmeye başlardı. Çalıları çıkmış bir süpürgeyle tozuturdu. Be kadın bir kerecik sula da süpür, nolursun..! Hep karşı kaldırıma geçmek zorunda kalırdım. Neredeyse altı aydır boş mağaza, kapandı. Kimbilir nerdedir şimdi, ne yapıyordur?

Gazetede kahverengi gömleğiyle, çopur yüzüyle gördüğüm orta yaşlı adamla hep farklı yerlerde karşılaşırdık. Kaldırımın en dibinden, neredeyse vitrinlere, duvarlara yapışarak yürürdü. Sanki evde değil de, bir bahçede, inşaatta geceyi geçirmiş gibi uykusuz bakardı insanın yüzüne. İlk karşılaştığımızda sarhoş sanmıştım. Sonraki günlerde alıştım durumuna, sadece öyle gösteriyordu.
Galiba bir yıl kadar sonra onu demirciler çarşısında gördüm.
Körük çekiyordu. Kömürdeki demir akkorlaşınca hızla örsün başına geliyor, ustayla birlikte çekiç sallıyordu. Belli ki mülk sahibi olan demirciydi. Bizimki kalfa.
Kimbilir Anadolu’nun neresinden, hangi şehrinden, kasabasından gelmişti. Hangi ümitlerle.. Ne hayallerle.. Mutlaka karısı ve çocukları vardı. En az iki çocuğu.. Belki de dört. Kentin zenginliği, büyüklüğü çekmişti onu. Çocuklarının geleceğini de burada görmüştü besbelli.
Ardından zaman geçtikçe daralan çember, tükenen iş umutları.. Ancak geçici, birkaç günlük işler. Demircide ne kadar haftalık alıyordu acaba?
Şimdi daha iyi anlıyorum iri mavi gözlerindeki anlamı. Çopur, neredeyse kırmızı yüzünde, uykusuz yüzündeki insanı korkutan, içini ürperten gözleri. Sanki bunu biliyor ve bakışlarını kaçırıyordu. Aslında korkan bir hayvanın bakışlarıydı onlar. Dayak yemiş, sindirilmiş bir hayvanının ürkek bakışları.
Yeniden baktım gazeteye. Belki bir bölümünü ya da çoğunu ben uydurdum onun yaşam öyküsünün. Ama ne farkeder ki.. Nasıl olsa herkes bir başka hikaye uyduracak.
Rahat uyu yol arkadaşım. Toprağın bol olsun...


Şerif Erginbay

Sardunyalı Balkon


Sardunyalı Balkon


Öksüz kışın ilkyaza penceresi
Açılır dar kanatları martının
Zamanın geç avlusundadır güneş
Gülün ağzında iki uzaklık hecesi.

Sardunya, fesleğen, papatyalar
Yitmiş çığlığını arar bir kadın
Ben onu anlarım, onu balkon anlar
Ağzında iki uzaklık hecesi.

O her şeyi anlar.
Ağırlar iç balkonunda.


Şerif Erginbay


Senin Gecen ve Dil


Senin Gecen ve Dil


Güne körleşen gözün
geceye ay penceresidir.
Dil değiştirir ağzın
gece yürüdükçe suyunla bir.

Yollar, dereler dolaştırdığım sözüm
yıldızlı gecen üstünedir.
Dil değiştirir ağzın geceyle
beni dilinin şelâlesine yerleştir.

Yüzünü örteyim uzun yankıyla;
senin yumulan gözlerin
gönlüme penceredir,
aynasında kuşların seviştiği.


Şerif Erginbay


Sevda Sarkacından

Sevda Sarkacından


1
ZOR BEKLEYİŞ

Şimşeğin içinden geçiyoruz,
göğsümüzde kanar güller!
Uyuklar gölge uzun gökler altında
yıldız barışıklığında geçer günler.


2
ZAMAN VE MEKAN

Gülüşünün kırıldığı an
öperim baldudak ağzından;
yeniden yazılır tarih,
göçerim acı yurdundan.


3
IŞILTILI TEN

Soluğum yontar göğsünü
açılır yol, ağzın dolgun başak,
iki şimşeğin zamanında
varoluruz ışıldayarak.



4
RENK

Benim yalnızlığım esmer
seninki yeşil,
bir bozkır düşünürüm
ellerim üşür.


5
DAMGALI DOĞUM

Yeniden doğarız
içinden bulutların,
böleriz birbirimizi;
sonra hep tenhalara
her yanımız öpüş izi.


6
UZADIKÇA

Şiir kadar yakın
şiir kadar uzak,
yıllarca uzar gider
merhabamız sımsıcak.



Şerif Erginbay


Sırdaş Yabancı

Sırdaş Yabancı


“Yukarıya, daha yukarıya! ” diyene kaya gönüllülükle uzatır
yorgun ellerini.

Ama aşağılarda bir yerde, dağ göllerinin orada, ya da ince
bir derede sıcacık bir yüreğin tıp tıp atıp durduğunu unutma!



Şerif Erginbay


Son Yalana Dek

Son Yalana Dek


Oyunları bozuyor acımasız yol.
Ertelenmiş doğrular bugün eziyor bizi!

Erdemin patikaları
ışıldıyor ağır gecenin ağzında.

Yine de
kösnül sığınaklar ülkesi
yaşatacak son yalana dek
ikiyüzlülüğün kırallığını.



Şerif Erginbay


Şiire Benzer Ekim Günleri de

Şiire Benzer Ekim Günleri de


Şair yüreği
şiirden gizler neşesini,
acısını taşır dizelerden;
kederlidir en güzel şiirler
biraz da bu yüzden.

Yağmur
tutar ucundan bir şiiri
götürür bağlar sevgiliye;
onun yanıtı suskunluktur
evet ya da hayır yerine.

Sana acıkmış toprağı
örseleme günlük heveslerle,
suyunla bereketlendir;
çünkü şiire benzer
ekim günleri de.

Şerif Erginbay


Şimşeğin Gözüyle

Şimşeğin Gözüyle


Biz tam da
onarırken eskiyen bir yalnızlığı,
bir çift göz gönderiyor şimşek
-unutmamız için her şeyi-
dar gecemizin içine.

Geciken yolla körleşiyoruz,
bir kez daha yeniliyor söz.


Şerif Erginbay


Tepe

Tepe


-Bir Düşülkenin Yurt Edinme Öyküsü-


l.
Ben tek başımaydım. Çocukluğumun kıyısında yüzdürüyordum
taşlarımı. Sonra onlar geldiler: Düşlerine boyun eğen dik kafalılar!
Kocaman yürekleriyle yorumladılar hayatı. Çocukluk düşlerimiz
saçıldı orta yere: Birbirine karışan izlerin taradığı bellek.
Kim eğilmeden geçip gidebilir onun gölgesi önünden
yaşamı karşılamaya!


ll.
Düşlerimize yer aradık.
Erden argıtlar yol verdi. Birkaç adımda özgürlüğü denedik.
Yazgımızı karıştırdık bir tepeninkiyle. Bazen bungun aylar çevirdi
sayfaları. Bazen şimşekler yılları böldü. Gündeşti acı ve coşku
orağın adaletinde. Savruluyordu her şey imgelemin
o daracık harman yerinde.

Açık yüreklilikle ulaşıldı oraya. Yıllanmış yenilgilerin kahrıyla
kabaran toprak yadsımadı hiçbir adımı. Çakmaktaşlarının insafsız
sınavında berkitildi beden ve tin. Çocuklar parmak uçlarından
başlattılar özgürlüğün yürek atışlarını. Ve “Tepe” oldu orası.

Geri dönmeyi yedekleyerek yola çıkanların paramparça oldu
düşleri kayalıklarda.

Düşbazlar yankılarını bile götürdüler sır gibi sakladıkları
aldaçlarının terkisinde.


lll.
Tohumun çıtlayan ürpertisini, yorgun toprağın aceleci su içişini
bir ikindi vakti öğrenebilir Tepe’nin çocukları. Kanatlarında güneşin
altın tozlarını taşıyan arının gizini, dupduru bir öpüşün
bütün ömre sığabileceğini bir ikindi vakti öğrenebilirler.

Öğrenirler ve susarlar!

Susarlar: Tepe’de kocaman üşür ay!
Kocaman düşlerin gebeliğinden. Bir şafak öncesi fırlayıp gidebilir
gecenin en dingin yerinden.

Yalnızlığın gökadasında açar düşülkenin göğem çiçekleri.
Kaygıların toprağında ışıldaklardır. Umudun gölgesinde
hep yanacaklar... hep yanacaklardır...!



Şerif Erginbay


Unutma

Unutma


Sana kopup gelen her çiğ ışığı
yıllarca
acılarınla ısıtıp koynunda
çıkarıyorsun elinden
bir yaban güvercini gibi
bir daha tanımayan seni.


Şerif Erginbay


Uyan Masallar (öykü-şiir-masal)



Uyan Masallar


“Seni özleyeceğim..! ”
“Özleme soluksuz kalırsın..” dedi kadın.
Kadının, bakışlarını uzaklarda, denizin üstünden dağların gökyüzüyle buluştuğu çizgide gezdirişini izledi uzun süre adam. Güzel iri gözlerinin derinlerinden gelen sorgulayan umutsuz boşluğa seslendi:
“Ben masalımızı istiyorum.”
“Bu masal seni uyutmaz... Uyanışımızın masalı olur ancak. Uyanman kötü. Cinleri lambadan çıkartmaya zorlama. Uyumalısın sen.! ”
“Saçlarının, kırmızı güllerinin kokusu böyle büyürken bende, nasıl uyuyabilirim? ”
“Göğsümde uyu. Anne kollarımın sıcağında. Masalımız tümüyle tozpembe değil, devler var, haramiler var.. Hepsiyle başa çıkamazsın..”
“Sen yanımda ol..”
“Söz veremem. Biliyorsun yarınsız geldim sana. Şimdiki an’da karşılaştık seninle.” dedi kadın.
“Ellerimiz ve dudaklarımız suç ortağı bu masalın. Eğer korkarsak bu masalı kimler okuyacak. Masalımızdan sorumluyuz biz. Kaçamayız, bu masal kendini yazdırtacak tohumları ekti ruhumuza çoktan.”
Kadın:
“Yaşanmamışlıkların örselediği yüreğinin sarhoşluğu bu. Özgürlüğünle sarhoşsun, yenik düşüyorsun. Ben kabuk bağlamış yaralarımla geldim, senin açık yaralarını sarmaya. Yarın kanamaktan korkuyorum.”
“Eteklerimizde taşlar ve ruhumuzda yaralar var, böyle karşılaştık biz.”
“Taşlarımızı ayaklarımıza düşürmeden, kanamadan geçebilir miyiz bu masalın içinden. Kimseler incinmeden? ”
“Herkesin, her şeyin avukatı var, ama aşkın yok..! ” dedi adam.
Kadın:
“Olması gerekenle, bizim istediklerimiz arasında uçurum olmamalı.”
“Değerlerimiz var, gençlik yıllarımızdan süzülüp gelen.. Onlar hem gündüzümüze hem de gecemize dahil.” dedi adam.

“Seni özleyeceğim..! ”
“Özleme soluksuz kalırsın..” dedi kadın.
“Yanlışlara da ihtiyacım var.. Ama sığda yaşanacak şeyler değil. Derinlerde soluksuz kalabileceğim yanlışlıklar istiyorum ben.” dedi adam.
Kadın:
“Ya beni sığların ışıltılı renkleri kendine çekerse.. Soluğum yetmezse o kadar çok diplerde kalmaya.. Belleğimi acıtırsa kabuk bağlamış yaralarım.”
“O masala sığındım çoktan.” dedi adam.
“Şu an’ın masalında kalmalıyım. Yarın düşlerimden vazgeçmeyi öğrenmem için bir hayat yaşadım ben.” dedi kadın.

“Seni özleyeceğim..! ”
“Özleme soluksuz kalırsın..” dedi kadın.
Adam:
“Bir dere kenarında gökyüzüne bakarak uykuya dalarken düşleyeceğim seni.”
“Yıllardır geceleri avuçlarımda parlattığım taşı vereceğim eline. Taşları severim, renk renk, büyüklü küçüklü taşlar koyarım yastığımın altına, yatağa. Onlarla uyurum.” dedi kadın.
Adam:
“Parmaklarım ürperiyor sedefinden.”
“Masalın ortasından geçiyoruz çünkü..”
“Ellerimizle düşünüyoruz; ellerimizle düş görüyoruz da ondan.” dedi adam.
“Yıldızları boyuyorsun içimde. Direnemem bu akıntıya, bu renklere artık.”
“İnce yüzünün gülümseyen yerlerine damlıyorum, dağılıyorum sende.”
“Yağmur yağacak..! ” dedi kadın.
“Evet.. Ama çıplak omzuna altın rengiyle vuran gün ışığı nedir ki böyle? ” dedi adam.
Kadın:
“Düş görüyorsun... Bir masal bu. Sana uyan bir masal. Daha çok göreceksin..! ”

Şerif Erginbay

Uzakta

Uzakta


Uzakta,
zeytinliklerin orada,
karayılan yolların suya eğildiği
o sıcak kıyıda.. orada,
sevgilim orada, uzakta.

Uzakta,
incirlerin orada;
yeşil yosunları ıslak bir mağaraya
indirmiş gölgeli bakışlarını,
avuçlarında gök, deniz çıplak ayaklarında.

Uzakta,
çınarların orada;
dalgın kırmızı bulutlar omuzunda,
ıslanıyor sözdüğümü dudaklarımda;
uzun bir mektup yazıyor
yeşil sazlıklardan içime akan yağmurla.


Şerif Erginbay


Uzun Bir Çığlık İçin Yıllarca Susmak Gerek

Uzun Bir Çığlık İçin Yıllarca Susmak Gerek


Uzun bir çığlık için yıllarca susmak gerek;
şafak için gece nasıl susarsa,
Dere coşmak için nasıl beklerse Kasım’ı.
Uzun bir çığlık gerek
vurmak için karanlığı!

Hüznün kara bulutları vardır,
bekleyişin ardında dağlar,
unutulmak bir adın başka bir adı.

Bir kol demiri sessizliğidir
uğuldayan boşlukta.
Bir bedenin suskun kaygısı:
belki de uzun bir çığlıktır beklenen
yaşamın kendisinden!

Şerif Erginbay


Ve Ne Çok Sular

Ve Ne Çok Sular

Yalnız bir suydum ben eskiden
yorgun bir derenin kıyısında.

Bir dağ gölüydün sen
usulca şarkılar söyleyen.

Ezgilerin inerdi bana,
yıldızlanır akardım,
koşardım ışıltılı dünyana.

Ve ne çok sular.. ne çok aktık
ırmak olduk seninle
seviştikçe çoğaldık...


Şerif Erginbay

Yakamoz

Yakamoz


Tozlu yollardan geçiyorduk:
Eski güzlere saplanan dikenlerin acısı..
Kırçiçekleriyle taçlanan gün:
Her an bir umut izleği..

Sevgilimin ışıklandırdığı patika yakamoza çıkardı bizi:
Avunmak yok -yaşamın kalbine dalıyoruz-
soluk soluğa ve soluksuz!

Balıkçı kasabası:
Bin yıllık gözyaşı ve aşkolmuş denizi,
bin yıllık uğultu,
her aşka batırılmış bir sandalın masalı...

Tozlu yollardan
yakamozun kalbine;
-Nisan yağmuruyduk sevgilim! -
kasabanın geniş sofrasında şarap...

Tozlu yollarda yıkandık:
Eski güzlere saplanan dikenlerin anısı..
Taçınla aydınlanıyor bütün sular:
Kâlbim bir umut izleği..


Şerif Erginbay

Yan Yana Işıma

Yan Yana Işıma

Ah ne uzun yolculuk?
bu güzel güneşe;
uçkunuz yağmurlarımızda.

Doğdun, doğduk... yeniden:
Masmavi bir gülümserlik olduk bize?
deniz yerle bakır göğün arasında.


Şerif Erginbay


Yaz Bitti


Yaz Bitti


Bir deri daha attık
eskidi yaz.
Sarı sıcaktan bozbulanıklığa,
kurşiniden zifiriye bir yol.

Bir yol gibi bitti yaz.

Doğuyor şimdi
yeniden
kalbinden
şimşekler zamanı.

Bir aşk gibi bitti yaz.


Şerif Erginbay



Yolcunun Düşü ve Gerçeği


Yolcunun Düşü ve Gerçeği


Aylardan sonra başlangıca döndü yolcu. Dal köprünün
başında durdu. Gülün ağzından düşen her çiy damlası
tozlu postalın üzerinden yuvarlanıp otların arasında
kayboluyordu.

Hasat edilmiş tarlanın arkasındaki bağ evine baktı.

Solgun ışıkta bir gölge aradı bakışları. Yoktu! Bacanın
tüten dumanı Gürlen Dağı’na yüzlerce isli patika açıyordu.

“İşte burada! ” diye bağırdı. “Eğer burada yer bulamazsa hakikat
kendine, bütün yolculuk düşleri boşuna! ”

Gülün ağzından dökülen çiylere gözyaşları karışıp
duruyordu. Yeni yolaklar arıyordu gözleri. Ama burada;
burada! Hep burada!

Şerif Erginbay

Zor Seçim












Zor Seçim


Kokmuş su yengisini taçlandırmaya hazır. Dostlar isteğin
yaldızlı tuzaklarına pek teşne.

Binlerce salak eşlik eder ruhunu pazara çıkarmışa.

Birkaç cesur insan altedebilir kanayan yaşamı. Çocuk
yüzlerinde yıldızlı gülücükler açtırabilir birkaç insan.

Bir kez daha yakıyorsam ışıklarımı, öylesine bakışların
gölgesinde, bir kez daha; umudum yılanın gömlek
değiştirmesinedir.


Şerif Erginbay