
- Alta doğru inerek izleyebilirsiniz -
-büyük olarak görmek için resme tıklayınız-
"... Hapishane, tutukevi, demir parmaklıklar, sıkı yönetim, fakülte [İnşaat Mühendisliği], dergi [Teknik Güç], zulüm, tabanca, bıçak, işkence, ölüm, morg, mezarlık, otopsi... Kısa süren bir ömrün hızla çevrilen sayfaları. Bu yaşam öyküsü 1970'ler Türkiye'sinin kesitidir. Zeki ve Zeki'ler ölürlerken yaşamın utancı toplumun yüzüne yansımaz mı? Gerçekte hepimiz öleceğiz. Yaşamın anlamını her sevdiğimizin ölümünde biraz daha anlayıp algılayarak. Yaşamın anlamı nedir? Tutukevi midir? Demir parmaklık mıdır? İşkencehane midir? Faşistlerce kaçırılıp öldürülmek midir? Aşık olmak mıdır? Sözlüsüne doğru dürüst kavuşamadan otopsi masasına yatırılmak mıdır? Yoksa tümü birden midir? Tüm devrimci mirasın zehir zakkum tadını baldıran şerbeti gibi içmek midir? Zeki gibi yaşarsa insan, bin yıllık insanlık sürecini otuz yaşına varmadan özümser mi? Şu dakikada bilemem. Yazının şu satırlarına vardığımda, bildiğim, içime çöken sızıdır.
'Zeki'nin ölümü üstüne yazıyorum. Şimdi tek gerçek bu. Ama Zeki'nin ölümünde nice doğumların özü oluşuyor. Bir gerçek bu. Bu gerçek, Zeki Erginbay'ın ölümünden daha evrensel bir gerçektir. Zeki yaşarken biliyordu bunu. Bilmese seçer miydi seçtiği yolu; ölür müydü öldüğü gibi..."
İlhan SELÇUK
11.02.1977
O günlerin acısı, hüznü, öfkesi ve hengamesi içinde bu yazıyı okumuş muydum? Şu an pek emin değilim. Ama ortaokul yıllarımdan beri şiir heveslisiydim ve giderek güncel iklimin duygularını daha çok yansıtmaya, görev aşkıyla, emeği ve mücadeleyi yüceltmeye adanan acemice de olsa 'bizce' anlamlı şiir olanın ardından koşmaya devam ediyordum. Soyadımın güne göre keskin, antipatik ideolojik anlamı, günün illegalite abartısı vb. nedenlerle kendime mahlas arıyordum. Zeki Erginbay üstüne abilerimizin yaptığı konuşmalardan karakter ve fizik olarak bana yakıştıranlardan sonra kendime Erginbay soyadını seçtim. Bu bir tür vefa, süreklilik, adını yaşatmak vb. karmaşık duyguların sonucuydu. "Şerif" ise daha özel arkadaşlığımız olan başka bir kaybımızın adıydı..
İki Kıyı/da Bir
İç göğümü
silahın sulansın
eğ içine kuşkuyu
namlu şakağında
düş açsın göğüme.
Gözlerin kıyı özlemi
zaman açtır tenimde
al bulutumu
seviştir bademinle
-çiçeğim iğde-
Boz patikam
bar bar oyunlarını
tene giren bıçağın.
Her yol
kavşağını özler.
Açtı iki kıyıda
nar çiçeği şafağın.
İki kıyıda
güvercinin uzun uykusu
düş görür ellerimde.
İç göğümü
al bulutumu
tene giren bıçağın
sar iki kıyıda
yarasına gökkuşağının
-çiçeğim iğde-
Şerif Erginbay
MEHMET H. DOĞAN
ŞİİRCE 23
Fazla iç içe, çok burun buruna yaşamanın şiirleri yazıldı, yazılıyor son zamanlarda. “Ah kimselerin zamanı yok/ Durup ince şeyleri anlamaya” diyen Gülten Akın’ı doğrulamak ister gibi, hep aynı yerde durup bakmamın şiirleri. İster yalnız başına, ister kalabalık içinde. Belki de şöyle bir durup çevreye, hatta kendine bakmak gerekiyor. Kim bilir belki de o zaman “Çok yakın[mış] bize en uzağımızda olan…” diyebileceğiz.
“Vazgeçişlerimizin sınırsızlığıyla şaşkın olanlar zırhlar/ edin[ecek]ler hemen. Önemsedikleri sözcükleri/ birer birer yitir[ecek]ler.”
“Yine de/ kösnül sığınaklar ülkesi/ yaşatacak son yalana dek/ ikiyüzlülüğün krallığını.”
Bilinenden, alışılmıştan, sınırlayandan, yabancılaşılmıştan geriye çekilme.
Bireyleşmenin, kişilik edinmenin yolu kaçınılmaz olarak buradan geçiyor. Baka baka unuttuğumuz yüzümüzü, söylene söylene duymaz olduğumuz adımızı yeniden görmek, duymak için aynada uzun uzun bakmamız gerekiyor kendimize, adımızı yüksek sesle tekrarlamamız gerekiyor. Artık görmez olduğumuz çevremize, onun içindeki nesnelere de öyle.
Alışmanın körleştirici etkisinden sıyrılmanın çok zor olduğu apaçık, ama şiirin, şairin buna gereksinimi de kaçınılmaz. Yeni bir ses derken, hiç bilmediğimiz, bugüne kadar duymadığımız, uzaydan gelen bir şeyi kastetmiyoruz elbet; o yeni sesin –şiirin demek istiyorum- bildiğimiz, tanıdığımız sözcükleri kullanarak bize hiç düşünmediğimiz bir şey söylemesini; gözümüzü yeni şeylere açmasını; sanki yeni âşık olmuşuz gibi bize umulmadık sevinçler, yürek çarpıntıları, sanki çok sevdiğimiz birini yitirmişiz gibi dayanılmaz acılar getirmesini; ayaklarımızı yerden kesmesini, bizi duvara dayamasını; bizi asi, bizi yürekli kılmasını istiyoruzdur.
Bana bütün bunları duyuran, düşündüren yukarıdaki dizeleri, 41 yaşındaki Antalyalı bir genç şairin, Şerif Erginbay’ın bana göndermek inceliğinde bulunduğu Dar Köprü adlı şiir dosyasındaki şiirlerden rastgele alıyorum.
Genç şiirde alışılmamış bir ses Erginbay’ınki; doğanın ta içinden geliyor, ama doğaya, demin dediğim gibi, “sınırsız vazgeçişler” köprüsünden geçerek bakmanın şiirleri bunlar. Bunun ne demek olduğunu şairin kısa yaşamöyküsüne baktığımızda daha iyi anlayabiliriz:
Şerif Erginbay, 1957 yılında Antalya’nın uzak bir dağ köyünde doğmuş. İlkokulu köyünde, ortaokulu Karaman’da parasız yatılı, liseyi Manavgat’ta okumuş. Gençlik yıllarında kuşağının bir çok insanı gibi değişik cezaevlerine girmiş çıkmış. 1980-83 arası Samsun 19 Mayıs Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde okumuş. 1983 Yılında yeniden cezaevine alınmış ve okulla ilişiği kesilmiş. 1987 yılında Karpuzçayı’nın çok çok yukarılarında (Ahmetler Kanyonu) eski bir su değirmenine yerleşmiş. On yıldır kamp yeri ve lokanta olarak kullandığı değirmende yaşıyormuş, eşi ve yedi yaşındaki oğluyla…
Doğayla iç içe, ama ona teslim olmadan, onunla konuşmaya, dost olmaya, onu anlamaya, ama kendini de ona tanıtmaya çalışırken çok yalın bir şiire ulaşmış Erginbay.
Bu şiirleri okurken, sudaki sabrı, kurşuni bulutların devingen duvarını, gündüzün uysal elini, iki pencere yalnızlığında bir gelip bir giden yağmur kuşlarını, gülün ağzından düşen çiy damlasını, şarkısını çürük kayaların içinden çıkaran kar sularını görüyor, hissediyor; hatta sonunda, Mektup şiirinde olduğu gibi
“Gönderilmeyen mektuplar da gider”
ya da
“’İşte burada!” diye bağırdı. ‘Eğer burada yer bulamazsa
hakikat kendine, bütün yolculuk düşleri boşuna!’”
diyecek kadar yalınlaşıyor ya da bilgeleşiyor insan.
Sınırsız vazgeçmeler sonunda yaşamda ulaşılan arınmışlık şiirlere de yansıyor: belli ki uzun bir birikimin, yazıp bozmaların, yüz kere değiştirip yüz birincide yakalanan yalınlığın şiiri bunlar: “Uzun bir çığlık için yıllarca susmak gerek”. Yirmi şiirlik ufacık bir şiir dosyasında eşsiz güzellikte dizelerin, dörtlüklerin birden gözünü alması insanın, bundan:
“Kösnül bir güz başlar,
Upuzun ve unutulmalara açık.
O göksel imge: özgürlük
usul usul içimizi oyar.”
Şiirimizin epeydir unuttuğu bir yerden bakıyor Erginbay’ın şiiri: Yirminci yüzyılın sonunda, Türkiye’de, kentin, küreselleşmeye endeksli yaşamın insanı unufak öğüttüğü, çaresiz gelen düşünsel, duygusal yoksulluğa dayanamayıp ağır yok oluşa boyun eğdirdiği; ya da minyatür, yapay ve sanal özgürlük hayalleriyle oyaladığı bir ortamda şiirinden başka kurtaracak bir şeyi kalmayan şairin çekildiği Dar Köprü’den.
Sevgiyle, coşkuyla selamlıyorum bu şiiri!
Son YENİ BİÇEM, Sayı: 65, Eylül 1998
Yalpa Günün verdikleriyle sınırlıysa eylemin geri al sözcüklere düşürdüğün gölgeni. Eğer yadsırsa beden dile gelmiş isteği ruh kapanır hüzünlü yalpasına gerçeğin. |
Şerif Erginbay ............................karalama defteri.../ notlar........... Bir kez durduğunda güneş alnında, yıldırımın yanıtladığı düşü göreceksin. |
Grafik Tasarım nedir?
“Grafik tasarım, sanatların içinde en “aynı anda her yerde olan”dır. Yani, aynı anda kişiye ve genele özel olan ihtiyaçlara cevap verir; hem ekonomik hem de ergonomik kaygıları barındırır, sanat ve mimari, felsefe ve etik, edebiyat ve dil, bilim ve politika ve performansın da içinde bulunduğu birçok alandan bilgi edinir.
“Grafik tasarım her yerdedir... Yaptığımız, gördüğümüz, satın aldığımız her şeye dokunur; onu reklam panolarında ve İncil'lerde, taksi faturalarında ve web sitelerinde, nüfus kağıdımızda ve hediye çeklerinde, aspirin kavanozlarının içindeki kıvrık kağıtlarda ve tombul çocuk kitaplarının kalın sayfalarında görürüz.
“Grafik tasarım, sokak işaretlerindeki kalın, yönlü oklar ve Acil Servis dizisinin başındaki bulanık, coşkun tipografidir. New York Jets’in açık yeşil renkli logosu ve Wall Street Journal’ın tek renkli ön sayfasıdır. Kıyafet dükkanlarındaki sallantı kartlardır; posta pulları ve yiyecek paketleri, faşist propaganda posterleri ve beyinsiz istenmeyen postalardır.
“Grafik tasarım, kelimelerin ve resimlerin, sayıların ve şekillerin, fotoğrafların ve illüstrasyonların, bu öğeleri belirleyici veya faydalı, veya neşeli, veya şaşırtıcı, veya yıkıcı, veyahut da hatırlanmaya değer bir şey ortaya çıkacak şekilde düzenleyebilen, özellikle düşünceye dalmış bir bireyin net düşünce yapısını gerektiren, karmaşık kombinasyonlarıdır.
“Grafik tasarım, popüler bir sanat ve pratik bir sanattır; uygulamalı bir sanat ve eski zamanlara ait bir sanattır. Basitçe söyleyecek olursak, fikirleri görselleştirme sanatıdır.”
(Jessica Helfand- http://www.aiga.org
Çeviri: Burcu Dicle Yıldız)
Yaşanılan kentlerin düşünüş ve davranışlarımızı ne ölçüde etkilediğinin farkına ne zaman varırız? Ya da hiç varamadan yaşayıp gidiyorsak bir de.. Sanki bir yanıyla ölüme benziyor bu. Ya da hiç yaşamamış olmaya. Nihilizm bizde, özellikle bir dönem küçümsendi, amacım nihilizm değil, hiç ayrı bir konu, beni epey aşar da. Yalnızca sesli düşünerek kimse adına sav ortaya koymadan herkesin görülebileceği bir hizayı tutturma telaşı.
Yamaç, solgun yüzünden bir bakış edinir bu geç saatlerde.
Sana durmuş kalbim çocukluk düşlerinin çemberinde mutludur.
Bahçemizin yetişkin dalları sarmaşıklarıyla sarhoş bu gül çağında.
Tanyeri uyanır göğüslerinin neminde, bu koku üç kez dolaşır ovayı.
Çalgına dokunurum, orman uyanır: yankılar hep acemi kalması gereken sesi.
Yamaç, solgun yüzünü geri ister, uyanmış orman çalgını.
Gül çağı: zamanı kargışlayan dudak! Öl ve gömül bahçeme!
Düş sonsuz açar... sen de!
ŞERİF ERGİNBAY
AŞK VE ÖFKE
yıldızların uysal köleliği.
Ağırlaşıyor gözlerde biriken nem.
Bu ağır vakitte edilen tek söz hain bir bıçak gibi vınlayıp
gitti üzerimizden.
İki inanç arasında salınan pandül gibi görmektense onu,
kör olmayı yeğlerdim, yok olmayı, hiçbir iz bırakmaksızın.
Çoğalmanın kaçınılmaz yalnızlık biçimiydi aşk.
ŞERİF ERGİNBAY
AH O ORMAN!
Nice savaşların, yenilgilerin olgunlaştırdığı yapraklar...
Kendi rüzgarını güneşte dolaştıran kıpır kıpır yaprakları içimizin.
Sonbaharın kapısını gümüş dallarıyla aralayan iki ağaç gibi sarıldık
tanyerinin göğsüne...
Aç belleğimizde uğultusunu döndüren büyülü ormana bağışlandık...
Dilimizle sağalttık yaralarımızı, yaprak yaprak dizilen günlerin
ortasından geçerken uykumuzun ot yatağına...
Ne çok sarmaşık, düşlerin sözdoğumuna sımsıcak sarılı.
Ah o orman! Kanayarak büyüyoruz: ikiz güller!
ŞERİF ERGİNBAY
NOT: Daha fazlası için Şiir Arşivimi tıklayınız.
NEDEN SANAT?
Eğer aforizma biçiminde dillendirirsek çok farklı açılardan bakabiliriz sanata. Bu tarz bilginin sağladığı genel bakış ayrıntılarda yitip gitmekten korur bizi çoğu zaman.
Bütün kötülüklerin anası; insanın üretimine ve üretiminin sonucuna, giderek doğaya, kendi cinsine yabancılaşması, yabancılaştırılmasıdır. Endüstriyel sistemler sonunda ‘insanın organik olmayan organı: doğa’ ile bağlarını dumura uğrattılar, kopardılar.
Sömürünün, eşitsizliğin, savaşların, baskıların, ekolojik sorunların gün geçtikçe katlanarak büyümesi şu lanetli öngörüyü akla getiriyor: ‘İnsanlık toplu olarak soysuzlaşabilir.’ Ne yazık ki, yazılı tarih böyle bir evrime yönelmeyeceğimize ilişkin fazla bir kanıt sunmuyor bize.
İnsan türü için böylesine korkunç bir yıkımın ancak sanat önüne geçebilir. Sanat, insan tinini yeni bir olgunluk sınavına hazırlayabilir. Sanat ve entelektüel çaba günlük yaşantıda insan davranışına yön verici içselleştirilmiş bir güce ulaşabilirse, tarihin ve coğrafyanın örsünde insan tinine yeni bir biçim vermeyi başarabilirse, belki o zaman gezegenimizde yaşanılası bir hayat filizlenebilir.
ŞERİF ERGİNBAY
Dar Köprü, Giriş Yazısı, 2000
İNTERNETTE POST-MODERN VANDALİZM
(Bana Vermeyeni Böcek Gibi Ezerim..!)
Kendileri farkında olarak ya da olmayarak, bilerek ya da bilmeyerek sanattan, edebiyattan, şiirden, şair ve yazarlardan beslenen sanat erbabı, yöneticileri, moderatörleri canları sıkıldığında, egoları okşanmadığında tırnaklarını çıkarıp birkaç tuşa basarak vandallıklarını göstermekte hiç duraksamazlar.
Vandalistler için önemli olan obur iştahlarının önüne sürekli gelmesi gereken ürünlerdir. Yazarlardan, şairlerden beklentileri budur. Gelen ürünlerin niteliği onları çok fazla ilgilendirmez. Bir yandan sisteme karşı çıkar gibi görünüp, öte yandan tüketim toplumunun birebir izdüşümü olan “durmadan tüketilip atılması gereken ürünler” olarak kabullenirler sanatsal yaratıları.
Bir yazarın, şairin birkaç ay suskun kalması affedilmezdir. Vandalistin iştahla beklediği mezelerin ardı kesilmiştir. Haddi bildirilir hemen, birkaç tuşa basarak. Savaşlara, yoksulluğa, adaletsizliğe, sömürüye karşı mücadelenin bayrağını en yüksekte tutar gibi görünen Post-Modern Vandal, bütün bu kötülüklerin sürmesi için tüketim toplumunun çarklarını yağlayan “tık”ların tıkır tıkır tıklamasından öte bir şey düşünmez. Aylarca, yıllarca göklere çıkardığı, yücelttiği şairini yazarını on saniyede çöpe atarken duyduğu hazla tatmin olur.
Şerif Erginbay
Boş Sandalye
Yerinden eden düş bozgunu
göğümü dolaşarak açılıyor balkonuna.
O ince bir sızı sandalyede boş kalan
sıcağını yüzüme taşıyan.
Ruhun çiçek telaşından
gölgesini geçiren bulut,
şafağımda kırmızı kal.
Dön yokluğunun beklediği
boş sandalyeye,
yüzümde su izi kal.
Şerif Erginbay
Güneşli Oda
Dört yan sis.
Dört yan ateş.
Dört yan duman.
Cehennemi yücelten aç ağızların saldırısı her yöne.
Sen çiçekli kal..!
Gün ağır.
Gün yorgun.
Gün solgun.
Cenneti karşılayan çiçeklerin dağılışı her yöne.
Sen güneşli kal..!
Düş gerçek.
Düş cehennem.
Düş cennet.
Güneşli oda: sarmaşıkların yayılışı her yöne.
Öpmelerin yayılışı her yöne: güneşli oda..!
Sen burda kal.
Çiçekle, güneşle
Aşkla, odada…
Sen, benimle kal..!
Şerif Erginbay
Omuz Omuza
Dağ yıkılır gelir ayaklarına
-belki görmezsin- karanlığın yanılgısında..
Dağ yıkılır gelir ayaklarına
avuçlarında yaprak kokusu,
tut sıkıca, bırakma...
Yıkıl gel omuzlarıma
-acıyı emer toprak, bulut sarar-
Sararım yaşını, ruhumun uyanışına
gel dökül omuzlarıma
tut sıkıca
sıkıca yaşamı omuzlarından
bırakma.. bırakma..
Şerif Erginbay
Öteki Kapı
öteki kapı çağırıyor,
yüzümüz dağılıyor bilinmeze:
ne güzel ölüm-
baksak kapı, bakmasak ölüm
zamanın zembereği boşalıyor..
düşler aralanıyor
kırılıyor kiliti nakışlı kutunun.
öteki kapı;
uyanışa açılan kırmızı bulutum.
nereden baksan çağıran ölüm-
sisler arasından;
nereden baksam…
yüreği yüreğimi,
şiiri şiirimi
bedeni bedenimi
baştan çıkarıyor.
ne güzel ölüm-
soylu yankın bana koşan
nereden baksam engin
nereden baksam derin
öteki kapı karşılıyor beni;
ruhumda yaprak serinliğin.
öteki kapı
ne güzel ölüm-
ölüm: sonsuza uzanan düğün..
Şerif Erginbay
Yaprakların Günü
Sırtını dönmekten yorgun toprak;
kayada terini soğutuyor
günün olgun yerinde
geç buluşma, şaşırtan yüksek..
üşüyen el yaprak sarmalında
huzur yıkamakta içteki dalgaları-
Yaprakların günü:
bulutun sustuğu ışıma,
devrilen su.. açık gök..
Toprak: yılların bozgununda ürün açlığı;
yapraklarını özlemekten anıt: Kaya..
Gün: ağırla örümceğin unuttuğunu..!
Şerif Erginbay
Yeniden Küreklere
uç dallarından çınarın
unutturulduğu yerden
kör budaktan
gövdenin akıl tutulmasından
uykulu toprağın yamacından
çiylerinden yeli öpen yaprağın
sarmaşığın gizlediği kuru daldan
bulutundan, suyunun kıyısından
yeniden kurmaya yorgun düşü
adamız özledi fırtınayı
sevgilim,
hadi; yeniden küreklere
Şerif Erginbay
Günden Güne
yaz küstü
güz uzak
delik deşik ağacın uykusu..
iki tedirgin el
dalgalanıyor,
ışımakta güne
kovulmuş otun kokusu..
inanan eşlik eder patikada
ruhun o huzurlu inceliğince-
düşer gelinciğine çiy..
yaşamımızı bir nehir gibi dolandıracağız
ormanımızın içinde.. dilediğimizce..
yapraklarımızı aralayarak
günden güne.. geleceğe...
Şerif Erginbay
Gül ve Süveyda
Çingene kadının attığı gül
kalınca ellerinizin arasında
-duaları uzaklaşıp giderken-
Anlarsınız yıldızlar çoktan
-içilmiştir kadehlerden-
parlamaktadır süveyda..
Şerif Erginbay
Duman
Şafağı dalıma astım, yele dönmüştü ömrüm.
Patikanda akşamlardım, sığınırdım diline.
Hep gidilen yerlerdi, benim durmadan döndüğüm.
Şafağı dalıma astım, bir deniz gördüm.
Denizden sonra o dumanda öldüm.
Şerif Erginbay
Kayıp İnci
Sis çanlarına vuruyor sağır tepeler:
kayıp inci yer değiştirir yosunun altında-
Geç kalmış hasat telaşında yağmurun:
sesim olgun başak; yankılanıyor soluğunda-
Ah bu ıssız ellerim
her yolculukta yeniden büyürler.
Ülken dökülünce içime
baştan sona döner serüvenim.
Ağzımda kayıp inci,
sağır tepelerden düşüyor kelimelerim.
Şerif Erginbay
Kıyılarından
Güz yelleriyle savrulan külün altından
Çıkagelir yazın örttüğü gidip gelmelerin.
Suyum şarkısını dinler kıyılarından
Yüzümde rengi öptüğün kelimelerin.
İklim, sus payıdır belleğe, acılarından
Dumanım mavi, çeker içine bronz düşlerin.
Şerif Erginbay
Söylenmeyen
Yaprak gizini fısıldadı binbir gece.
Nasıl bir bilmeceydi uykusuzluğum?
Kulaklarım uğultusuna eğilmişti sadece,
-kıpırtısız-
Hiçbir şeyin adı kalmamıştı:
uçuyordu boşluğumuzda ne varsa.
Yaprak beni yargıladı binbir gece.
Suyun kıyısına geldim duymamaya.
Adımın bir öyküye yetmediğini gördüm.
Badem ağacına giysisini asıp giderken
gördüm onu son kez, gizlice.
Şerif Erginbay
İnce Kederi Gölgenin
Gölgemizi solumakta lal zaman
Çiçek için tutunduğumuz dal.
Issız güneş, şiir feneri.
Kıyıdan patikaya: gül aynan.
Feneri çiçekle, güneşte kal.
Gürültüsüz an. İnce kederi gölgenin.
Göğün parantezi geçiyor kıyılarımızdan.
Şerif Erginbay
Eller, Ne Çok Üşümekte...
Eller üşümekte, zaman; güz..!
Yekpare güz..!
Yapraklara karışan bulutunun çiyleri donuyor
şimdi çepeçevre sende…
Ellerin üşümekte, düş bozgunuyla örselenmiş,
sızı yüreğinde, çalınmış hasat… Güz..!
Eller üşümekte, zaman; güz..!
Yankım dondurulmuş zamanın duvarında parçalanmasa;
tutuşacak güzün keskin ağzı. Nerede arsız eller?
Eller üşümekte, zaman; güz..!
Paramparça güz..!
Ellerim aranışında ellerinin yaprak bayramını..
Ellerim, ellerinin göğüne açılıyor; çiçek açmışlığına ellerinin…
Ah..! Zaman güz..!
Şerif Erginbay
Kumru Boşluğu
Yüzünün gün eksilişi
sakin ve bronz-
hiç uzamayan yolda.
kanatlarda tutulu rüzgar
gölgeyi ağırlar çatılarda;
eksik sözler- ne fazla ne de az
yerini bulur göğün tenhasında
Her yerde devinimin yazgısal iklimi.
Alnımda gerili uçurum resmini
doldurur yüzünün kumru boşluğu.
Şerif Erginbay
Sen Giderken
-Toprağın ve Ruhun Kuraklığına-
Nemini verip arsız güneşe,
Yoksul ruha nedir ki gölge;
Yüzüm kupkuru sen giderken.
Küskün yolcu boş verdi terine,
Nasıl değer ki çiçeklerine;
Dalım kupkuru sen giderken.
Yorgunluğum çatlıyor tenimde,
Gerçek susuz unutulan elimde;
Ruhum kupkuru sen giderken.
Beklediğim yağmur küs iklimde,
Aşkla yoğrulamazsam, sessizce;
Özüm kupkuru sen giderken.
Çığlığım kavruluyor güneşte,
Sesimi yüklediğimde acı yele;
Dilim kupkuru sen giderken.
Anaydım şefkatimin veriminde,
Kesildi suyum terk edişinizde;
Göğsüm kupkuru sen giderken.
Şerif Erginbay
İki Oda İki odaya düşer sırdaş gölgeler. Bin yıllık uykuya söner lamba Sıkı avuçlarda çiyi ışıyan geceler. Bize geç kalır hep uyanışın sıcak ağzı İki oda –kimsesizliğe dar- içimizde genişler. |
Şerif Erginbay |
Gece Yolculuğu nice patikaların çiğnenmişliği. Anıdır ağrılara yolcunun gecede gecikmişliği. |
Şerif Erginbay |
Zaman hangi zaman o zaman, bizim olan zaman.. o zaman.. tamam... tamamdır zaman.. |
Şerif Erginbay |
Kendi resmini yapmak gibidir adımlar: bütün kentlerden birer renk dağlardan rüzgâr alır getirir yayar boydan boya. Yayar ruhunu bütün sokaklara. Maviyi kıskanıyormuşum gibi bir gün eve dönüyormuşum gibi. Fırtına göğün dibini dövüyor, sokak lâmbaları inadına kör. Bütün adımlar şimdi sonbahar ne bir eksik, ne bir fazla! Yer açın bilge kışa, sokakları boşaltın! Güz: esrik bir soluğudur kışa varmanın. Maviyi kıskanıyormuşum gibi bir gün eve dönüyormuşum gibi. Tarih tam da kendini açıklayabilecekken, alacakaranlığı adımlıyoruz, güneşi bir bulup bir yitirmek gibi. |
Şerif Erginbay |
Ağır Gecede Büyüyen Adın Ağır gece; ay büyür, gölge büyür silinirsin akşamdan söz büyür. Düşünürüm hep aynı uzaklıkta seni. Yorgunum; tek başınalık uzak yengi. Düşten kaçırılmış uyku öğütür dünü; ince unu yarınların. Öpülen yerlerin oluyor ağır gecede büyüyen adın. Dağılır ay çevreni, değişir bulut ve yineler kendini. Düş kanar durur geçmişin eksik tarihini. İki ağır taş ömrümü çözüp çözüp bağladığım. Öpülen yerlerin oluyor ağır gecede büyüyen adın. |
Şerif Erginbay |
Ah O Orman! Nice savaşların, yenilgilerin olgunlaştırdığı yapraklar... Kendi rüzgarını güneşte dolaştıran kıpır kıpır yaprakları içimizin. Sonbaharın kapısını gümüş dallarıyla aralayan iki ağaç gibi sarıldık tanyerinin göğsüne... Aç belleğimizde uğultusunu döndüren büyülü ormana bağışlandık... Dilimizle sağalttık yaralarımızı, yaprak yaprak dizilen günlerin ortasından geçerken uykumuzun ot yatağına... Ne çok sarmaşık, düşlerin sözdoğumuna sımsıcak sarılı. Ah o orman! Kanayarak büyüyoruz: ikiz güller! |
Şerif Erginbay |
Aksak Döngü Ağırdır aşk. Ağırdır: -ve bu yüzden- O akıyor durmadan gönlüne uyaklı her eğime; akıyor, gözleri kapalı, bir ona...bir diğerine. Ağırdır aşk. Ağırdır: -ve bu yüzden- Onu ışıtan yüreği -onu çok uzaklarda ışıtanı- atlayıp olanca hızıyla başlatıyor aksak döngüyü kıyısına her varışında ''gül parmaklı şafağın''* boşaltıyor yükünü düş sandığının. |
*homeros |
Şerif Erginbay |
Aralık, 1 Kadın kurşuni bulutların devingen duvarında dolaştırıyordu bakışlarını. Göçebe belleği anımsatıyordu yenilgisini uçtan uca bir bedenin. İnce dereler dolaşmış yorgun bacakları karnında, saatlerce durdu öyle. Kımıldamadan öylece... Uzaklarda, çok uzaklarda yüreğinden yağmur kuşları çıkaran adam, şimşekler geçiriyor şimdi içinden sağır belleğin: Uykusuz gökler! Güzün öğretemediği: Tarihi yoktur yalnız başına bir bedenin. Tarih çoklukta yapılır ve elden ele dolaştırılır giz. Kadın doğruldu... Kurşuni bulutların devingen duvarına doğru yükseldi. Ağlayan gök yanına aldı onu. Bulutlar taçlandırdı yenilgisini. Çınarın uç dallarında görüyor adam yazgısını. Dolu dolu gözleri. Uzaklaşıyor yağmur kuşları. Uzaklara, çok uzaklara doğru! |
Şerif Erginbay |
Aralık, 2 Kadın yorgun; yazın uzun salıncağında gidip gelmekten. Eksik olanı unutmaya koşuyor belleği bir uçtan bir uca. Adam geliyor olanı görmekten kaygılı, ve tedirgin zor bulunuru yitirmekten. Arzu acı balını yapar ve dağıtır onu her çiçeğe. Çiçek bir imgeyi yerinden eder aşkın işlek kerpeteninde. ....................... (Ve bir de; durup durup çocukların gözlerine bakmasalar, hiç bozulmayacak bir büyüyü başlatacaklar.) |
Şerif Erginbay |
Aşk Üstüne İkilikler Gülün damlaya bakışıdır aşk. Damlanın güle akışıdır aşk. Gelmeyecek olanı bekleyiştir aşk. Kendinde başkasını özleyiştir aşk. Gökteki kırmızı buluttur aşk. Martı kanadında umuttur aşk. Rüzgârını arayan bir gemidir aşk. Ömrümüzü liman liman gezdirir aşk. |
Şerif Erginbay |
Aşk ve Öfke Ay krallığı hükmediyor geceye. Suskuyu perçinliyor yıldızların uysal köleliği. Ağırlaşıyor gözlerde biriken nem. Bu ağır vakitte edilen tek söz hain bir bıçak gibi vınlayıp gitti üzerimizden. İki inanç arasında salınan pandül gibi görmektense onu, kör olmayı yeğlerdim, yok olmayı, hiçbir iz bırakmaksızın. Çoğalmanın kaçınılmaz yalnızlık biçimiydi aşk. |
Şerif Erginbay |
Barış Üzerine Fransız bilimadamı Henri Laborit’nin yaşamı ve araştırmaları hep ilgimi çekmiştir. 1914 doğumlu Laborit, 1948’de cerrahlık mesleğini bırakarak bilimsel araştırma alanına geçiyor. 1951’de ağır ameliyatlardan ve büyük sarsıntılardan sonra yapay kış uykusuna (hibernasyon) yatırmayla sağaltımı, 1952’de, özellikle hipotalamustan kaynaklanan saldırganlığın dokuncasız kılınmasında etkili bir madde olan klorpromazin’i buluyor. Türkiye’de, “Kent ve İnsan”, “Yaratıcı İnsan” çok tanınan iki kitabı. Ayrıca, Bedenin Saldırısı ve Sarsıntı Karşısındaki Tepkisi, Dirimin ve İnsanoğlunun Yazgıları, İnsanın Hücresel ve Bedensel İşlevbilimi, Dirimbilim ve Yapı, Bilgiye Dayalı Toplum önemli yapıtları arasında. Ayrıca uzun yıllar uluslararası Agressologie (saldırıbilim) dergisinin yönetmenliğini yapmıştır. Laborit, “Yaratıcı İnsan” adlı kitabının bir yerinde şunları söyler: “Saldırganlığımızı barındıran en eski beynimiz sürüngenlerinkine benzer, her insanın beyninde uyuyan bir insansı sürüngen vardır. Üzülerek de olsa, günlük yaşamımızda, bu uykunun çok kısa sürdüğünü ve sözcüklerle mantıklı söylemin aldatıcı görünümü altında, edimlerimizle davranışlarımızın çoğuna işte bu kocaman sürüngen beynin yön verdiğini saptamak zorundayız. Öteden beri, insan insanın kurdudur, denir. Çok iyimser bir yaklaşım bu, çünkü kurt sürüsünde, iki erkeğin saldırganlığı bireysel bir kapışmaya dönüşürse, yere yıkılan kendisini yenene boğazını uzatır; şahdamarı hemen oracıktadır, ama yenen bu damarı hiçbir zaman pençe atıp yırtmaz. Değer yargılarının yeline kapılan, sürüngen beyni sözcüklerle zıvanadan çıkan insansa gözünü kırpmadan, en küçük bir pişmanlık duymadan öldürür.” Belki tıp bilimi, gen teknolojisi tıpkı çiçek aşısı, karma aşı vb. gibi “barış aşısı”nı keşfedebilir. Ama dünyada askerlik olduğu sürece bu aşının uygulanması zordur. Doğarken her çocuğa “barış aşısı” yapılsın ve saldırganlık duygusu olmayan bir nesil yetişsin diyelim; bu askerliğin kurum ve meslek olarak ortadan kalkması demektir. Demek ki böyle bir aşıya “değer yargıları”, yani baskın olan ideoloji, egemen sistem hiçbir zaman izin vermeyecektir. Öyleyse “Barış Aşısı” sözcüklerden yapılmalıdır. Savaşı kutsayan, insanların ezilmesini, sömürülmesini gizleyen ideolojilere, değer yargılarına karşı barışın sözcüklerinin sesini yükseltmeliyiz. Günümüz savaşlarının en büyük sorumlusu, dünya üzerindeki eşitsizliğin, açlığın, yoksulluğun, çevre sorunlarının suçlusu liberal kapitalizm ve öncüsü ABD’dir. Sistemin bir sektörü ve savaşlardan pay alan unsuru olarak medya ile sistemden beslenen ideologlar, yazarlar; her gün, her saat kitleleri kültürel bombardımana tutarak uyuşturma işlevlerini başarıyla yerine getiriyorlar. İnsandan, barıştan yana olanların görevi, egemen ideolojinin değer yargılarını kırmak, ‘insanların beyninin sözcüklerle zıvanadan çıkmasına’ izin vermemek olmalıdır. Gelecekte barış dolu bir dünya mümkün olacaksa, bu, sözcükleri bilimin, insani değerlerin, eşitlik ve kardeşlik düşlerinin hizmetine sunmakla mümkündür ancak. Bilim barış için olsun, savaş için değil. Romanlar, şiirler, öyküler barışı getirsin bize... |
Şerif Erginbay |
Başkanın Görme Cesareti Yüreğinin sıkıştığını hissetti yine. Elini göğsüne koydu, bastırdı.. İçini dinledi biraz.. Neler oluyordu? Beslenmeyle ilgili olamazdı. Hep dikkatliydi. Spor yapmayı da severdi, pek aksatmazdı. İnce kumlu sahilde, dalgaların yıkayıp durduğu kıyı boyunca yürümeye başladı. Çıplak ayaklarıyla ıslak kumda izler bırakarak. Başında şapkası, güneş gözlüğü.. Bungalovlardaki konuklarına baktı. Cep telefonunu kapatmayı düşündü birkaç kez, ama yapamadı. Önemli bir telefon bekliyordu.. İkindi güneşi dağlara değmeden çözülmesi gereken epey sorun vardı. * * * Üç yıl önce, bir gece sabaha dek çalışmaları gerekmişti. Sabahın ilk saatleri yaklaşırken dinlenmek üzere arkadaşının deniz kıyısındaki evine gittiler. Nisan sonuydu. Günün ilk ağartısıyla cam gibi parlamaya başlayan deniz onu çağırıyordu. Kıyıya indi, soyundu... Dalgaların kucağında bütün yorgunluğu neredeyse akıp sulara karışmıştı. Denizin verdiği serinliğin, dalgaların fısıltısının zihnini de arıtıp durulttuğunu hissetti. Yüzüstü yatıp biraz uyudu. Omuzlarında hissettiği bir sıcaklıkla uyandı. Gözlerini hafifçe açtı. Burnunun dibindeki kumları gördü önce.. Birkaç saniyede nerede olduğunu anımsadı, gülümsedi.. Tuhaf bir duyguyla, eğer geriye dönüp doğuya, ufka bakarsa göreceği manzaranın yaşamını alt üst edeceğini hissetti. Tedirgin oldu.. Eğer görmezden gelebilirse yaşam daha kolay, sorunsuz, dertsiz, tasasız geçip gidebilirdi. Arkadaşının sıklıkla yinelediği bir söz kulaklarında uğuldadı: 'Doğruları hep bildim. Ne yazık ki yapamadım. Çünkü çok zordu'. Bakıp da görmemek mümkündü. En çok yapılan şey buydu zaten. Güneşi (gerçeği) görme cesaretim var mı, diye düşündü.. Bakmakla yetinmeli miyim yoksa? Döndü.. İrkildi.. Bütün tüyleri diken diken oldu.. Nar içi gibi yanan bulutların kocaman yangınıyla tutuşmuştu deniz. Kıyıya, dağlara doğru büyüyordu yangın. Bu eşsiz, görkemli, tanrısal manzara, hiç kırpmadan baktığı gözlerinden içeriye, ruhuna akıyordu sanki. Her türlü etiketten, giysiden, rozetten mahrum bırakıyordu onu. Sadece ve sadece insan kalana dek soyunduğunu hissetti. Sanki evren kocaman bir demirci dükkanıydı. Tanrı demirciydi. Güneş, ocağında akkor hale gelmiş yuvarlak, büyük bir demir kütlesi. Tanrıyı böyle düşünmek hoşuna gitti, gülümsedi; kendine yakın buldu. Bu sabah yaşadığım şu birkaç dakika benim vicdanım olsun, diye düşündü. Başım her sıkıştığında, yolumu ne zaman kaybeder gibi olsam bu anı hatırlamalıyım diye söz verdi kendine. * * * Neredeyse üç yıl geçmişti. İş, güç, sorumluluklar, gerekli gereksiz bir yığın koşuşturmacanın içinde geçmişti yıllar. Yüreği sıkışıyordu. Eli göğsünde düşündü. En son ne zaman sabahları denize girdiğini, doğayla, tanrıyla, kendisiyle buluştuğu, görme cesareti gösterdiği o sabahı hatırladı. Yüreğini neyin sıkıştırdığını biliyordu artık. Yarın sabah tan ağarırken burada olmalıyım, dedi kendi kendine. Olabilecek miydi? Çok istiyordu bunu.. Ama.. Kim bilir? Ah o görme cesareti..! *Öykünün adı Rollo May'in Yaratma Cesareti adlı kitabından esinlenmiştir. |
Şerif Erginbay |
Bilerek Yanılgı yıkıldığımız akşam gelip çattığında başımızın çevrildiği gerçek gösterir bize yanılgımızın verimli toprağını. Anımsa sevgili dost! Anımsa; aklın kılıcıyla baç aldığımız günlerin delik deşik gecelerini. bir daha anımsa! |
Şerif Erginbay |
Bir Güz Saatidir Kaya Sızdırır zamanı göğsünün kesik damarlarından, ve ruha eşlik eden filizini madenin, sızdırır, upuzun olur zaman. Dağılır mermer, incinir yel; upuzun bir çığlık: sudaki sabrın sakin şiiri, incinir aceleci yağmur. Bir güz saatidir kaya düş yollara çıkar, parçalanır krallığı aklın aydınlanır aşkla öteki yüzü hayatın. Bir güz saatidir kaya dağılır mermer, incinir yel; incinir yel, dağılır mermer! |
Şerif Erginbay |
Bir Yakın Bir Uzak Er geç yitirir anlamını uzak bakış dağılır tuzakların aç ambarında. Hangi taş çatlamaz da avunur yosunlarla; bitkin, kurak. Şenlik büyür, acı balı taslara doldurarak mumdan güller: yeni istanbul hatırası. Çanakkale çoktan geçildi aşk kâlplerde bir kürdilihicazkâr yarası. Ruh nasıl doysun, ten: gülün damlası uzak kızılcık şerbetiydi, çoktan içildi. Geçti yaz, eski baharlarla avunarak dalgada yağmur kuşları; bir yakın bir uzak. |
Şerif Erginbay |
Birkaç İnsan Yıldızların serinlettiği göğün altındaydık. Herkesin gizlerini ele verdiği bir geceydi. Paramparça insanlardık. Açık ettiğimiz düşlerimizdi bizi biz yapan. Öyle sevebilirdik, hep öylece! Tedirgindik yine de incitmekten şafağın beşiğinde ağır uykuyu seçenleri. Yola daha önce çıkma şansımızı hiç kullanmadık biz, hiç! |
Şerif Erginbay |
Bizi Çağıran Yol Çok eğleştik kaçak sözlerin yurtluğunda. Biz, bir zamanlar düşlerini ateşte deneyenler, alışılmadık yükler gün görmüş omuzlarımızda. Gözü karalığımızda devinen yol yeniden çağırıyor bizi her moladan sonra. Uslanıyor coşkunun uçuk yalpası zorlu patikalarda. Aşkı taşıyan yol sandığımızdan da uzun sürecek suskun sis çanları zamanının alacakaranlığında. |
Şerif Erginbay |
Boyun Eğdirilmiş Düş Bizi devindiren sarkacı gece koparır alır gündüzün uysal elinden. Düşün bozguna uğrayışı başlangıcı olur artık şafağı geciktiren acının. Açılır gidebilmenin kolay çağı. İsteğin tozlu yolu yaldızlı dilek taşına dek uzar. Kösnül bir güz başlar, upuzun ve unutulmalara açık. O göksel imge: özgürlük usul usul içimizi oyar. |
Şerif Erginbay |
Cam Ardı Kaçalım buralardan bağ evimize gidelim, cam ardımıza girelim; kaçalım buralardan sevgilim. Dolunay, onaylar, düşlerimizin yitik sayfalarını gümüş yüzüyle şavkıyarak. Solgun dallar altından, saklanarak cam ardımıza girelim sevgilim. Rüzgârımız dolar odaya kuş sesleriyle şakıyarak soyar düşlerimizi yaprak yaprak yangın yeri tenin; açtırırsın kıpkırmızı gülleri akarım yanarak, içimde bir ayazma serinliği. Kaçalım buralardan bağ evimize gidelim, cam ardımıza girelim; kaçalım buralardan sevgilim. |
Şerif Erginbay |
Camdan Adam Ben sizin camdan adamınız, naif oyuncağınız; bıkınca doğru vitrinlere. Karşı-adamınız, kitap ağırlığınızım uçmasın, kaçmasın diye zıvanadan çıkmış düşleriniz. Unuttuğunuz sesiniz kolay küfürlerinizim. Delifişek geçersiniz içimden, adım bir kahır gibi kalır bende. Bir bakışta çözersiniz en gizli yerlerimi bile. Ben sizin camdan adamınız, yumulu bir bıçak gibi uyurum soğuk gecenizde. Egzotik ağacınızım dış bahçenizde yağmurun ve ışığın altında. Hüzünlü ve darmadağın baktığınızım çıplak kalışınızın duvarında. Küs yüzünüzüm kolay çözgülü, kolay atkılı ve gözlerinizi kaçırdığınız. Ben sizin camdan adamınız. Bezemelerinizim aşk odalarınızın şaşı aynalarında. Yavaş ikindilerinize buhurdan anılarınıza askılık olurum bol mezeli akşamlarınızda. Karşı-adamınızım sizin sanrılı savaşlarınızda. Ve son güzünüzde gün ışığı gibi geçersiniz gözlerimin yağmur düşlerinden, bin parçaya bölünürüm: O geri dönmeyen bumerang gökkuşağım kalır sizde. Ben sizin camdan adamınız, gecenin içinde ışıltılı naif oyuncağınız hoşça kalınız! |
Şerif Erginbay |
Çok Parçalı Güz Biz; günleri art arda değil, yan yana dizmeyi deneyen iki şımarık ve çılgın çocuk olarak ayrı adalarda bile sırt sırta oturmayı becerebiliyorduk güzün türküsünü dinlerken! |
Şerif Erginbay |
Çok Yakındı Bize En Uzağımızda Olan Ay gecelerinin egemenliğine girerdi orada kışkırtılmış söz. Kasım yağmurları yumuşattıkça asi kalıyordu düşlerimiz. Yatağını bulan her su damlasıyla ürperen yürek yabancılaşmıştı yalana. Sevgiyle yıkıyorduk kalemizin burçlarını. Kol kanat geren zaman sonsuz şimdiler peşinde olduğumuzu biliyor, göz yumuyordu aldanışlarımıza. Vazgeçişlerimizin sınırsızlığıyla şaşkın olanlar zırhlar edindiler hemen. Önemsedikleri sözcükleri birer birer yitirdiler. Çok yakındı bize en uzağımızda olan. |
Şerif Erginbay |
Dağılgan Gün geniş öğlenin sofrasında doyuruyor düğün alayını. Rüzgâr kışı ağırlıyor dolaşıyor kenti dağlı adımlarıyla. Çayır pek yakında mitolojiye bağışlayacak adını. Şer kurşunları dökülüyor camların yapış yapış alnından. Her yakınlık koynunda besliyor arsız uzaklığı. Ey, benim olan biz düğün dağıldı, nerdesiniz? |
Şerif Erginbay |
Dağların Kızı O dağdan inerken omuzunda ağır bıçkısıyla, ayaklarına kapanır hazalları ayıklayan patika. Irmak gizini uğuldar durağanı sektirir kaya; o dağdan inerken omuzunda ağır bıçkısıyla, ay eskil bir acıyı gömer kanayan bulutun yarasına. O dağdan inerken omuzunda ağır bıçkısıyla, anlarsın kör olduğunu gözlerine baktığında. |
Şerif Erginbay |
Dallarımda Kar Gün benim neyimdi, bilemeden geçti yıllar. Nice bulutlar süzülüp geçti yanağımdan, köklerimi yanıltmadı toprak; ah olmasaydı kabuğumdaki bu tanıklıklar. Gün benim neyimdi, şimdi dallarımda kar; içimde sakin bir hasret var. Yolda olduğumu bilirdim, yol benim ikizimdi; tohum ışırdı yapraklarımın arasından, yol bunu bilirdi. Kar gizlerimizi vururdu yüzümüze: aşk aydınlığındaydık o zamanlar. Dağa boy verdim, açtım kendimi; yan yana oluşumuza sevindim. Dilini anladım, dilimle çözüldüm; mevsimlerin neremizden geçtiğini gördüm. Sularını dolaştır aynalı patikamdan, işte terimi sildim. Hiç anlamasam da olur; gün benim neyimdi, şimdi dallarımda kar; içimde sakin bir hasret var. O kadar..! |
Şerif Erginbay |
Değirmene Dar Köprü Birkaç karacaağaç: Konuksever dallar bolluğu! Kabuğu delen her çiviyle kanlarımız karıştı birbirine ve nasırlarımız. Barıştırdık derenin iki yakasını. Günü ötelere doğru genişletti baltamız her inişinde. Kış çıkagelirdi sonunda: uzun aldırmazlıklar çağı! Uzun bir soluğun içine sığışır, kuşlarla bir söylerdik o gizli türkümüzü. Ve o uzak sevgili, eskiyen bir yalnızlığı değiştirmeye gelirdi bana. Sözün kendi içine göçtüğü zamana başlardık. Taşkın deresi toprak kokulu öpüşlerini sunardı birkaç kez, düşlerimizi ayartırdı, ve biz gerçeğin geniş kucağına çağlardık. |
Şerif Erginbay |
Deli Kızgın bir sel düşler deli başka deli düşlemez. Herkesin güneşi kendine gölgelerden diyet istemez. Unutulmaktan aşklar yapar, yakuttan gözyaşları. Duvarsız evler düşler bedensiz sevişler gibi. Kızgın gözyaşları düşler. Soluğu alev bir kadın. Bir tek ama bir tek yangın hayatını özetlesin ister. Ve elleri ekmeğe batık biri alır götürür delinin düşlerini. |
Şerif Erginbay |
Deli Şimşekler Gecesi Bütün gece yağdı yağmur, yağdıkça coşuyor sanırsın kiremitlerde Çinli bir ordu koşuyor. Yıldırım: o mavi sarmaşık hızla dolanarak gövdesini bir çamın saplıyor öfkesini kök uçlarına toprağa çekilen telgrafın. Irmak; köpüklenmiş at doludizgin koşuyor, ağaçların boyunu aşarak. Kuru dallar gizlenen renginde suyun göçüyor toprak. Bana vurgun şimşekler gecesi, seni farklı iklimlere taşıyor; örtük camlarında acemi bir telâş. Bak kalbim nasıl aydınlatıyor. |
Şerif Erginbay |
Denizin Bulanık Maviliğinde Zor buluşma: Soluğumuzu saran gök, o her şeyin sığdığı koca göz anımsattı bize düşlerin kaynağını. Kucaklaştık hoyrat oyunlarla düşürdük gülleri bir yakına, bir uzağa. Ve aylar sonra savunmasındayken çiçeğe durmuş aşkın, zorladık sürgüsünü yokluğa açılan kapının. Boşa çıktı uzun hazırlanmışlığımız, Yalpaladı gülün içinde maceramız. İçime akan yaşlarla yazmıştın defterime, o bıçak bıçak kopuşun inceliğinde: -yitip gidiyor her şey denizin bulanık maviliğinde! Bellekle küs zamanın burgusu onca yıldır oyuyor içimi, onca yıldır onarılmaz olanın sakin öfkesi. Sen orada şimdi, gelgeç bir iklimin düşlediğin yelinden sorular ediniyorsun belki. Sorular: -o yavaş mızraklar ki- gözlerin uçlarında birer temren. Sorular ki, kırılgan dallarına bahçemin düşer irigöz yağmurlar gibi. Söyle, ey uzak sevgili, söyle şimdi yine; orada öyle yitip gidiyor mu her şey denizin bulanık maviliğinde? |
Şerif Erginbay |
Dolaşık Patika dağlarda kanar durur ayak izi, bağırır zincirli sesiyle: -Böyle kök salmışlığımla sakin ve bilge; hazır mıyım karşılamaya onu, şimdi usulca geliverse? |
Şerif Erginbay |
Duvarcı Baba “Kim ki, baba otoritesine başkaldırır ve yener; o bir kahramandır.” S. Freud Bileğinden, parmaklarından fışkıran duvar açtı surat gibi yamacında suyun. Sen yaşlısın, cevizler ihtiyar; göçüyorsun buradan, dönüyor havada yüreğinden uçan kuşlar. ................... O yorgun adam bir ömür boyu yüreğinde kendine yurt arayan yatıyor şimdi günün öteki geniş ucunda. |
Şerif Erginbay |
Eksik Durum bugün ya da yarın, o birikmiş uysal hınç bilirim, gelir beni bulur eskisin diye yenilginin tacı, ardında karalanmış tarih. O dildeki azar yeniden kurar eksik hikâyemi; bir baştan sona bir sondan başa, kanatmak için yüreğimi. |
Şerif Erginbay |
Fazlasıyla Eksik Saban izinden yürüyordum. Çamurlara bata çıka. Adımlarım beni sana ulaştırmıyordu. Gökyüzü çamları okşuyordu çivit parmaklarıyla, göğsüne yaslanmış yorgun çamları. Derenin yosun ve yavşan kokulu serinliğini içime çektim. Adımlarım beni sana ulaştırmıyordu. Nal sesleri geliyordu Kızılyokuş’tan: Arada bir ayakları kayan katırların nal sesleri. Yonga çıkartmaya giden köylülerin sabah türküleri içinden geçtim. Bilirsin, güzün anısıyla alınan yol kendine çıkar hep! Adımlarım beni sana ulaştırmıyordu. Bilirsin, silahı yüreğinde gömülü olanlar avlak aramazlar, tan vakti vururlar kendilerini. Her tan vakti yeniden, yeniden! |
Şerif Erginbay |
Felsefenin Yengeç İlkeleri “Saldırganlığımızı barındıran en eski beynimiz sürüngenlerinkine benzer, her insanın beyninde uyuyan bir insansı sürüngen vardır. Üzülerek de olsa, günlük yaşamımızda, bu uykunun çok kısa sürdüğünü ve sözcüklerle mantıklı söylemin aldatıcı görünümü altında, edimlerimizle davranışlarımızın çoğuna işte bu kocaman sürüngen beynin yön verdiğini saptamak zorundayız. Öteden beri, insan insanın kurdudur, denir. Çok iyimser bir yaklaşım bu, çünkü kurt sürüsünde, iki erkeğin saldırganlığı bireysel bir kapışmaya dönüşürse, yere yıkılan kendisini yenene boğazını uzatır; şahdamarı hemen oracıktadır, ama yenen bu damarı hiçbir zaman pençe atıp yırtmaz. Değer yargılarının yeline kapılan, sürüngen beyni sözcüklerle zıvanadan çıkan insansa gözünü kırpmadan, en küçük bir pişmanlık duymadan öldürür.” Henri Laborit Felsefenin Yengeç İlkeleri Bugünlük yeter! Küreği batırdım arkın yumuşak toprağına, kesilen ayrıkların sesi geldi yırtılan boşluktan. Dinlenmeliyim bir gölgede, el sallıyor güneş çınarların arasından. Eğilip bir toprak keseği aldım sıkıca tutup saçlarından. Aldırmadan belime yapışan yeleğe indim yaprak yağmuru altında dereye. Kokladım biraz toprağı, tarttım elimle -bir oyun bulmak için kendime- fırlattım atlangıç taşına, nişanlayıp taşın oyuğuna. Henüz oturmuştum eğriş boynuna çınarın -bir yengeç tırmandı taşın alnına, deşeleyip makasıyla toprağın karnını çekti çıkardı kıvranan bir solucanı. Tam götürüyordu ki avını ağzına bir yengeç daha tırmandı taşa -epey irice ilkinden- sekiz hızlı bacak -derken- gerildi sinirler birden; iki şövalye şakırdatarak zırhlarını gerinip, iyice açtılar makaslarını. Daha ilk vuruşmada yuvarlanıp düştüler suya, paylaşamayıp toprağın armağanını. Bilmem balıklar nasıl bölüştüler talihsiz yarım solucanı? Ben şimdi masum bir tanığı mıyım bu çok ölümlü kavganın, yoksa içinde miyim bir yazgısal kargaşanın? Bugünlük yeter. Öyle görürsün işte, nasıl bakarsan öyle. Yeter bugünlük bu kadar felsefe. Doldurdum çayı, yaktım pipoyu oturuyorum kaç zamandır uzak güneşte. |
Şerif Erginbay |
Çekip Gitmek Çok bunalmışızdır artık durduğumuz yerden. İçimizde bir şeyler birikmiştir, yığılmıştır, yüreğimiz sıkışıyordur. Sanki başka bir mekana taşınsak ferahlayacağızdır, öyle hissederiz. Oysa öte yandan hayatın görünmez halatlarıyla bağlanmışızdır olduğumuz yere.. İşimiz, iş ilişkilerimiz kuşatmaya almıştır bizi. Bu çemberi yarıp çıkma düşüncesi şöyle bir rüzgar gibi gelip geçse de, ciddi biçimde uzun uzadıya kafa yormayız. Kuşatıldığımızı anladığımız zaman, tek başına olmadığımız zamana rastlar nedense. Eşimiz, çocuklarımız vardır. En küçük bir değişiklikle bütün taşlar oynayacaktır. Ev, küçük bir bahçe, bir kedi ya da köpek, kafesteki minik kuş, bir akvaryum tutar bizi.. Olduğumuz yere mıhlar. Belki de bahanemiz olurlar.. Çekip gittiğimizde her şeyin dört dörtlük olacağından pek de emin değilizdir aslında. Ah özgürlük..! Özgürlük düşleri.. Sözcüklerle sarhoş olup yüreğimizin yükünü biraz hafifletmekten öteye geçirmez bizi. Kapılar kapanmıştır, biliriz bunu. Bir omuz vurup yüklenmek, öfkeli bir tekmeyle açmak da mümkündür ama ödeyeceğimiz bedel gözümüzü korkutur. Yıllarımızı verdiğimiz, doğup büyüdüğümüz çevreye ne kadar yabancılaşmış olduğumuzun farkına varırız. Ne kadar çok şey değişti değil mi? Biz değiştik, arkadaşlarımız değişti. Sevgilimiz başka biri olmuştur. Ya da bir zamanlar sevgilimiz olan eşimizle ilişkimiz rutinleşmiş, belirlenmiş bir dairenin içinde dönüp durmaktadır. Romanlarla, filmlerle boy ölçüşen aşkımız gündelik yaşamın ayrıntılarıyla boğuşmaktadır.. Neredeyse anılar bir arada tutmaktadır bizi.. Artık kentimizin baskın söylemi de “marka” olmuştur sonunda. “İnsan”dan, “insani” değerlerden bahsetmek artık utana sıkıla yapılmaktadır. Sohbetler, ekonomi, politika vb. her şeyin merkezinde para var, ya da bir şekilde parayla ilişkilendirilir hale gelmiştir. “İnsan”ı merkeze alan, asıl sayan politikalar, ekonomiler, felsefeler dinozorlukla damgalanıp atıldı bir köşeye çoktan. “İdeolojik” olmakla suçlandı günümüzün baskın ideolojisi tarafından. “Para”nın dışındaki hiçbir değerin önemi yok.. Sahi paranın dışında bir değer kaldı mı? Kültürün, sanatın değeri ekonomik çarkın dönüşüne katkı sağlıyorsa var.. Tarih, alınıp satılan bir şey olduğunda değerli.. Okullara yolladığımız çocuklarımıza bu gerçekleri mi söyleyeceğiz? Yoksa sabah akşam okullarda, dershanelerde öğretilen resmi yalanları yinelemekle, onaylamakla mı yetineceğiz? Haktan, hukuktan, adaletten, demokrasiden bahsederken yüzümüz kızarmadan ne anlatacağız çocuklara..? Sonra kalkıp yetişkinler olarak çocuklarımızdan yakınacağız.. Ne hakla? Evet.. Çok bunalıyoruz, kendimize sormakta zorlandığımız sorulardan, yüzleşmeye cesaret edemediğimiz sorulardan. Bu sıkışmışlıkta, dayanamadığımız anlarda “çekip gitmeli buralardan”, deriz bazen. Çekip gitmek istediğimiz, riyakarlıklardan, yalanlardan, ikiyüzlülüğün karşılıklı, gönüllü kabulünden oluşmuş bir dünyadır aslında. Emin olmadığımız ise bütün bunların dışında bir dünyanın olup olmadığı ya da gerçekleşebilirliğinin kuşkusu. Doğru ne? Yanlış ne? Belki de çekip gitmeden bunu öğrenemeyeceğiz. Risk almak, bedel ödemek... Yanlışlarımızla kıvranmaktansa göze alınmalı belki de... |
Şerif Erginbay |
Gel-Git Denizleri ‘Ben bize sığındım’ diyor sevgili: ‘Hadi bize gidelim’... Açalım kanatlarımızı uzun bir yolculuğa Özleyen yerlerimize gidelim. Gökkuşağı açtıralım yağmurlarımıza Islak güneşimize gidelim. ‘Hadi bize gidelim’... |
Şerif Erginbay |
Gelin ve Gölge Gölge öksüz, bilinç ışıyınca ucunda orağın. Gelin güldü kolay kıldı ölümü. Yazma düştü sapların arasına, yokluğa karıştı, soldu orada. Koruk özgür; karadut hoşnut asmasından. Şarap şiire mayalandı. Sirke acıya. Güneş çıplak, bilinç ışıyınca ucunda orağın. Sarı bir gülün ortasında uyuyakaldı gelin düşlerin kozasında. |
Şerif Erginbay |
Geri İstiyorum Yılkı atları mutluluğu aradığım! Yürüdüm ucuna kadar falezlerin. Bedeli ödenmiş özgürlük kıpır kıpır ayaklarımın altında. Gökyüzü sıkılıyor, sıkılıyor durmadan kendi boşluğunda. Şarap kokulu bir rüzgârla gidiyorum aşka. Kovuldum da geldim yurdunuza. Esmer şarkıların yitik topraklarından. Uğursuzum; ya durdurun, ya da vurun beni! Aradığım yılkı atları mutluluğu. Geri istiyorum gökyüzünün buzul sarhoşluğunu! Avuçlarımı parlatıyorum kömür ve elmasla. Gençliğimden miras o uzun ve mutlu yarayla büyür çocuklarım. Oymayın göklerin kabuğunu, yanmasın akşamlar sıcak kanla! Göçebenin gökdelen buluşması: Ay sararır usulca yurtsuz bir çocuğun saçlarında. Durdurun ya da vurun beni on beş yaşın suçlarıyla! Yürüyorum ucuna kadar falezlerin. Bekliyorum kollarımda bir yığın bulut. Bekliyorum yılkı atları mutluluğunu göklerin... Gökyüzü sıkılıyor. Gökyüzü sıkılıyor sabahı çalınmış akşamla! Geri istiyorum, esmer şarkılarımın yitik topraklarını. Geri istiyorum! Geri istiyorum daha fazla! |
Şerif Erginbay |
| Gök Sakallı Adam Asuri bir yalnızlık katıyor güne gök sakallı adam. -henüz yırtılmadı gece, diyor tırnaklarıyla vururken tuvale. Boyuyor bir ıslık gibi hüznü kar aklığının içine. Upuzun bir çığlık; salıyor “şahmaran”ı geceye. -Bir tek damladan girilir denize, diyor gök sakallı adam: bir tek damladan. Gökkuşağı dolu çantası yürüyüp gidiyor gök sakallı adam. Ardında yaz önünde kar fırtınası. |
Şerif Erginbay |
Gül Çağı Sana durmuş kalbim çocukluk düşlerinin çemberinde mutludur. Bahçemizin yetişkin dalları sarmaşıklarıyla sarhoş bu gül çağında. Tanyeri uyanır göğüslerinin neminde, bu koku üç kez dolaşır ovayı. Çalgına dokunurum, orman uyanır: yankılar hep acemi kalması gereken sesi. Yamaç, solgun yüzünü geri ister, uyanmış orman çalgını. Gül çağı: zamanı kargışlayan dudak! Öl ve gömül bahçeme! Düş sonsuz açar... sen de! |
Şerif Erginbay |
Gülden Damlalar l. Dudaklarımızın bağbozumuyla sarhoş günlerimizin içinden geçtik. Şarabın ve aşkın anayurdunda asmalarımızın gül iklimindeydik. 2. Yakındı yüreğin soyundum, rüzgâr kaldın, öptüm soluğunu ruhun kadar yakın. 3. Kırılınca zırh, -nasıl da insan- yağmurda gül çok uzaklardan... ...nasıl da içiçe. 4. yağmurkuşu olsam uçsam, bulutuna girsem, ...gökkuşağına. 5. iki martıyız aynı denizin kıyılarında güneşin ve göğün altında arınıyoruz, yoruldukça kanatlarımız aşkın ve şiirin büyük dalgasında. 6. Gün gülüme eğilir... ...ben ona hasretiyle. 7. Ayın altında ince dereler gibi yol alırım sende; ...kıvrılarak, bükülerek, sokularak. 8. Uzun bir düşe hazırlanıyor orman; içimde bir gül büyüyor usulca... 9. Sana dönüyorum, durmadan; ...eğilip bir gülü öpmeye, sulamaya. |
Şerif Erginbay |
Gün Gelir Ve... ben buradaki kente sığmaz olurum. Kanatlarımda rüzgârın diner, dışında bir yağmurkuşu gibi dururum. Gözlerin yeni bir kıyıyı aydınlatır, bakışların başka bir uzakta, kalbim bana kalır.. Anılar bir vazoya doldurulma hazırlığında.. Solgun bir çiçek sapıyım bu kentte, bir sokakta, terkedilmiş bir evin duvar dibinde; artık ölü bir aşka kururum. |
Şerif Erginbay |
Gün Gösterendir Kırılgandır gün ışık gergin. Bir yaydır usulcacık kanatır, kanatır, kanatır çalgısını yüreğin. Gün gösterendir hain aynasında yitikleri. Ve taşır durur kederi bir bedenin ıssız değirmenine. Gergin ışık: artık gecedir eksik gündüz dönüşsüz yolları aydınlatır hep taşınır devrimcinin gizli cebinde. |
Şerif Erginbay |
Gün Yağmuru Güneş geri alıyor, fazlasıyla verdiklerini: İki ufuk arası nem. -eksik çabayı kutsamıyor aşk- Yağmur kuşları; iki pencere yalnızlığında. Bir gelip bir gitmede. Gergefinde ruhumu dokuyor aç evren. Yine de dost kalıyoruz tok güneşle. Çok uzak çocuklarımızla aramızda Gökkuşağı bumerang Bir gitmede, bir gelip, bir daha gelip. |
Şerif Erginbay |
Günün Kapısında Duruyorken Ey gökyüzünün başını döndüren kartal, sessiz sözsüz anlaşmaların gök mührü! Yolun herkese kolay geçit kendine küskün duvar. Kargalar geceni belliyor gözükaralığında senin. Hafif bir yel dal sarsılır kımıldar bütün yaprakları içimin. “Sözcüklerin ateşine su serper eylemin”* Ey ateşin ağzıyla suyun dilini çözen bilge; adına gizlenmiş birkaç düş gölgesi uyukluyor duruşunda senin. Hayatı ağırlıyorsun kayaların toprak olduğu yerde, ve taze bir güneş kovalıyor kokuşmuş gölgeyi. Ey gökyüzünün başını döndüren kartal! Düşlerde yol alışı sürgünün yitirdiği dal üstünedir. Yorgun değilsin taşın yüreğini aramaktan, kök yadsımasa, dal ezmese bağlılığıyla seni. Çok uzakta, yalnız bir sakız ağacı uyandırıyor tan yelini, söylemesi için yeni günün türküsünü gün görmemiş sesiyle. *Shakespeare |
Şerif Erginbay |
Hiçbir Yere Çıkmayan Yolda Gelen o değil, o yağmur dönmez rüzgârını yitirmiş çoktan. Gölgelere kaldı cadde: saf gölge, sıyrılıp atmış melankoliyi. Anladım. Gelen o değil, ve artık yoruldum beklemekten yoruldum yürümekten. Hiçbir kent yok hiçbir yol yok ruhunu uzaklara göndermemiş. Anladım. Sorma çocuk! Sakın sorma. Bu kent, bu yol kapkara bir cevap sana. Kaçır gözlerini benden Iraklı çocuk! Her motor sesi nasıl çarparmış bir yüreği. Artık anladım. Hiçbir yere çıkmayan yoldayım. Artık anladım. |
Şerif Erginbay |
Hoş Geldin Gece Gece; anayurdum benim! arındığım dingin deniz, doyuran derinliğim gece, hoş geldin. Şiirin verimli toprağı özlemin derin sarnıcı gece gece hoş geldin; hoş geldin ışıklı yolculuğu ellerimin. Çan bizim için bizim için sevgilim, çıkalım gecikmiş patikaya oturalım geniş yatağına gecenin. Gece; anayurdum benim! arındığım dingin deniz, doyuran derinliğim gece, hoş geldin. |
Şerif Erginbay |
Hoşça Kal Gün Güneş akkor bir gülle bulutların perdesinde. Bizi acıtan o gizli ışık kolumuzu kanadımızı yerinden eden geçiyor kalın fırçasıyla hazla renklerin üzerinden. Hoşça kal gün! Gönüllü sürgün toprağa veriyor biriktirdiklerini. Toparlanıyor gün, çekiyor geniş pencereye hızla gizlerin perdesini. Hoşça kal gün! |
Şerif Erginbay |
Işık İçimde Sonbahar kara saçlarını ördüğünde yoldaydım. Dalgınlığımı bir ben bağışlamadım. Ovaların ateşi söndü, dağlar karabasan düşlerin hükmünde. Kozalar yanıtsız bıraktı anayurdundan kovulmuş soruları. Öfkemi acı yele savurdum, hüznümü bir ben bağışlamadım. Işık ömrümü ikiye böldüğünde ben yoldaydım. Nice bağbozumundan geçtik. Anladık şarabın bir heves olmadığını. Gönül matematik bilmezmiş. Şiir basarmış sultan yarasına her kanadığında. Çağlayanımda kendime düştüm. Gül oldum aşk içtim. Işık süveydaya döndüğünde ben yoldaydım. |
Şerif Erginbay |
İki Kıyı/da Bir silahın sulansın eğ içine kuşkuyu namlu şakağında düş açsın göğüme. Gözlerin kıyı özlemi zaman açtır tenimde al bulutumu seviştir bademinle -çiçeğim iğde- Boz patikam bar bar oyunlarını tene giren bıçağın. Her yol kavşağını özler. Açtı iki kıyıda nar çiçeği şafağın. İki kıyıda güvercinin uzun uykusu düş görür ellerimde. İç göğümü al bulutumu tene giren bıçağın sar iki kıyıda yarasına gökkuşağının -çiçeğim iğde- |
Şerif Erginbay |
| İstek Hep Kuşatmada Yaralarını sararak ilerler istek: uzlaşıcı kimliği gülün! Bir kavgaya girmezse eğer: -tedirgin- hazırdır yok etmeye onu büyük silgi. Gönüllüce. Gönlünce. |
Şerif Erginbay |
İşte Güz Kışın aç ağzı. Acı yelde uçan kül. Yangın yerini yıkayan sağanaklar. Kuşlarda aceleci kanat. Göç hazırlığı; yol bıçak bıçak. Erkenci ikindi güneşleri. Acı gülümseyişi takımyıldızının. Sel beklentisi aç ırmaklarda. Tedirgin taşkın dereleri: İşte güz! İçine örtülmüş yaz bahçeleri. Körleşmiş ve işte böyle göz gözeyiz. Yarım bardaklar. Acı rakı. Islak tuz. Uçurtma sonu. Çocuk ellerinde son üzümleri asmaların: Hoşça kal kütük. Dişlenip unutulmuş elma. Çokça şarap: İşte güz! Toprağı örseleyen yengi. Ruhun çalgısını üfleyen orman. Çoğalan pencere camı ve çelişkisi çoban ateşinin. Kırık dal; eksik istek. Ad değiştiren durulmuş öfke: Ölümüne yol aldığımız gizli ışık. Su; kendini saran çıplak kaya: Kaya yapayalnız! Ağız birliği yenilmişlerin. Kaynağında çoğalan susuzluk. Gözlerde saklı şiir. Dörtyol ağzında zamansız çığlık; İşte güz! |
Şerif Erginbay |
Kan Sustu Kan sustu. Unutmaya koşuyorum: -evet unutmaya- o soğuk çağın biriktirdiklerini, yığdıklarını, yaldızlı armağanlarını. Yürüdü çığlık. Acının bildiği: gece ve gündüz ikindi ve öğle birer düş sayfasıdır ayın parlak dürbünüyle okunan. Kan sustu. Yürüdü çığlık. |
Şerif Erginbay |
| Kaplanın Kahrı Gözlerimde küller, savruluyor yanık orman, üşüyor çıplak tepeler. Geçit vermiyor acının eğesiyle bileylenmiş aklanları Gözet Kayaları’nın. Sular bozbulanık. Sahi, nerede o, bir zamanlar dilimizde dönen kristal? Gücümün sınırlarında gezinmedim hiç! Düşlerimin ortağıydı karıncalar, börtü böcek. Pençelerimin altıydı yurt. Öyle bildik, belledik. Verdiklerimizle genişlerdi orman ve yüreklerimiz. Sunak taşlarımız yoktu. Bütün ormanı sunak bildik. Öyle belledik. Kartalla göz göze koşardık büyünün çıplak yolunda! Sahi, nerede o, bir zamanlar kükreyişimizi oradan oraya taşıran sadık ve altın orman? Nerede delikara gülüşü alabulut göğümüzün? Gözlerimde küller, savruluyor yanık orman, üşüyor çıplak tepeler. |
Şerif Erginbay |
Kör Kavşak Terli avuçlarımı bastırdığım her kaya biraz daha uzaklaştırıyor seni bana. Binlerce yol: vınlayıp iniyor dereye ıslıklı gölgeler uyandırıyor ay küllenmiş közü. İşte ağzım: binlerce yol, kilitli duruyor sana sözün anlamı aldattığı bir dünyada. Hesaplanmışı ezip geçiyor orman kendi dışına taşıyor gölge: işte yabanıl soluğum! Kör kavşakta paramparça ağzım adımı saklamaktan. Bozulmasın diye büyü işte ağzım kilitli duruyor sana kör kavşakta. |
Şerif Erginbay |
Kuşatma Yol alır mangam ıssız vadinde, kollarında ıslık kuşları. Titrer güllerin etinin trampetinde, titrer içinin yaprakları. Geçeriz yangın yerinden ayaklarımız çıplak, susar yağmur kuşları o zamandışı açlıkta, al bulutlarda ayyaş başımız, ne hüzün ne sevinç tedirgin bir ayazma ılık sular gibi kalışımız. Yol alır mangam ıssız vadinde, aşk şarkıları çalar etinin trampetinde. Ben turuncuya boyadım içimdeki karanlığı, sen kucağımda pembe uzağımda ayaz kaldın. |
Şerif Erginbay |
Mektup Mermerle bir yazılmışsa tarihi Gönderilmeyen mektuplar da gider -anla nereden geldiğini hüznün- Bütün ömrüm ölü bir dilde başlar, ölü bir dilde biter, mektuplar gibidir ömrüm. Adım orda kaldı, bütün adlarım: m e r m e r! Gönderilmeyen mektuplar da gider. |
Şerif Erginbay |
Mutlu Yıllar Çingenem Sepet sarkıyor bilezik taşan kolundan yürü çingenem, eteklerinde çocuklar. Kara kuşağın taşıyor kıvrak belinden tut elimden çingenem açılsın fallar. Lal olmuşam, başımdaki al şalından dön çingenem, şıkırdasın parmaklar. Şarap sun bana mor üzümlü bağından içeyim elinden, kırılsın bardaklar. Raksederek akalım gecenin karanlığından binelim atımıza, geçilsin yollar. Haritamızı çıkaralım düş sandığından girelim cam ardına, aşk bizi saklar. Güller açar, sarıldıkça aramızdan mutlu yıllar çingenem, mutlu yıllar Mutlu yıllar gülüm, mutlu yıllar İçinde tut beni, aşk bizi bize bağışlar. |
Şerif Erginbay |
NEDEN SANAT? Eğer aforizma biçiminde dillendirirsek çok farklı açılardan bakabiliriz sanata. Bu tarz bilginin sağladığı genel bakış ayrıntılarda yitip gitmekten korur bizi çoğu zaman. Bütün kötülüklerin anası; insanın üretimine ve üretiminin sonucuna, giderek doğaya, kendi cinsine yabancılaşması, yabancılaştırılmasıdır. Endüstriyel sistemler sonunda ‘insanın organik olmayan organı: doğa’ ile bağlarını dumura uğrattılar, kopardılar. Sömürünün, eşitsizliğin, savaşların, baskıların, ekolojik sorunların gün geçtikçe katlanarak büyümesi şu lanetli öngörüyü akla getiriyor: ‘İnsanlık toplu olarak soysuzlaşabilir.’ Ne yazık ki, yazılı tarih böyle bir evrime yönelmeyeceğimize ilişkin fazla bir kanıt sunmuyor bize. İnsan türü için böylesine korkunç bir yıkımın ancak sanat önüne geçebilir. Sanat, insan tinini yeni bir olgunluk sınavına hazırlayabilir. Sanat ve entelektüel çaba günlük yaşantıda insan davranışına yön verici içselleştirilmiş bir güce ulaşabilirse, tarihin ve coğrafyanın örsünde insan tinine yeni bir biçim vermeyi başarabilirse, belki o zaman gezegenimizde yaşanılası bir hayat filizlenebilir. Dar Köprü, Giriş Yazısı, 2000 |
Şerif Erginbay |
O Gecede Kalan Seller ülkesinde bedenimiz, içimizde o seğirten sağanak: acemi adımlar gecede. Gözlerinin kuyusuna iniyorum: acının tarih dersi; unutulmuş, senelerce unutulmuş! Yıldırım: sellerin ulağı, titreten sesiyle, kıymık kıymık içimizde. Gözlerinin kuyusuna iniyorum: -acı bir gülümseyiş yüzünde- bir türkü söyler içinden atlar geçen yükselen dumanlar içinde; unutulmuş, senelerce unutulmuş! |
Şerif Erginbay |
| Sabah Karşılaşmaları Resmini gazetelerde görmüştüm. Kayaların üstünde cansız bedeni, öylece uzanmış yatıyordu. Kirli kahverengi gömleğinden ve çopur yüzünden tanıdım onu.Kaza ile, ayağı kayıp mı düşmüştü? İçkili miydi? İntihar mıydı? Henüz nedeni bilinmiyormuş gazeteye göre. Onun adını bile bilmiyordum. Üzerinde kimlik bulunamamış. Sanırım hiç öğrenemeyeceğim. Hem ne farkeder ki. Hayat hikayesini benim uydurduğum bir kişilikti o. İstediğim adı verebilirim, ayrıca bir ada ihtiyacı da yoktu. Her gün sabah işe giderken kullandığım bir güzergah var. Ana caddeye girdikten sonra yol arkadaşlarımla birer birer karşılaşmaya başlarım. Üç yıldırbelleğe kazınan yüzleri görüyorum sabahları. İlk karşılaştığım üçlü bir grup. Yazları bile takım elbiseli ve çantalı. Bazı günler ceketler kolda taşınıyor o kadar. Sürekli ortada yürüyen, bir hayli cüsseli olan kent yönetiminde önemli bir yerde, sanırım ikinci üçüncü adam konumunda. Diğerini hep okul idarecisi bir öğretmene benzetmişimdir. Apartman komşusu olabilir. Üçüncü kişiyle ilgili hiç iz kalmamış, ne tuhaf. Trafik ışıklarını geçtikten sonra, o saatte hiç de gerekli olmamasına rağmen güneş gözlüğünü takan kadınla rastlaşırız. O çok iyi bir anne, kesinlikle, eminim.. Büyük bir bankada, kariyeri yüksek biri.. Ama yine de ona en çok yakışan annelik. Gerçi hiçbir zaman yanında bir çocukla görmedim ama. Ve.. çanta mağazası. Bugünlerde boş. Onu özledim. Her sabah, sanki inadına benim tam geçiş zamanımda mağazanın önündeki kaldırımı süpürmeye başlardı. Çalıları çıkmış bir süpürgeyle tozuturdu. Be kadın bir kerecik sula da süpür, nolursun..! Hep karşı kaldırıma geçmek zorunda kalırdım. Neredeyse altı aydır boş mağaza, kapandı. Kimbilir nerdedir şimdi, ne yapıyordur? Gazetede kahverengi gömleğiyle, çopur yüzüyle gördüğüm orta yaşlı adamla hep farklı yerlerde karşılaşırdık. Kaldırımın en dibinden, neredeyse vitrinlere, duvarlara yapışarak yürürdü. Sanki evde değil de, bir bahçede, inşaatta geceyi geçirmiş gibi uykusuz bakardı insanın yüzüne. İlk karşılaştığımızda sarhoş sanmıştım. Sonraki günlerde alıştım durumuna, sadece öyle gösteriyordu. Galiba bir yıl kadar sonra onu demirciler çarşısında gördüm. Körük çekiyordu. Kömürdeki demir akkorlaşınca hızla örsün başına geliyor, ustayla birlikte çekiç sallıyordu. Belli ki mülk sahibi olan demirciydi. Bizimki kalfa. Kimbilir Anadolu’nun neresinden, hangi şehrinden, kasabasından gelmişti. Hangi ümitlerle.. Ne hayallerle.. Mutlaka karısı ve çocukları vardı. En az iki çocuğu.. Belki de dört. Kentin zenginliği, büyüklüğü çekmişti onu. Çocuklarının geleceğini de burada görmüştü besbelli. Ardından zaman geçtikçe daralan çember, tükenen iş umutları.. Ancak geçici, birkaç günlük işler. Demircide ne kadar haftalık alıyordu acaba? Şimdi daha iyi anlıyorum iri mavi gözlerindeki anlamı. Çopur, neredeyse kırmızı yüzünde, uykusuz yüzündeki insanı korkutan, içini ürperten gözleri. Sanki bunu biliyor ve bakışlarını kaçırıyordu. Aslında korkan bir hayvanın bakışlarıydı onlar. Dayak yemiş, sindirilmiş bir hayvanının ürkek bakışları. Yeniden baktım gazeteye. Belki bir bölümünü ya da çoğunu ben uydurdum onun yaşam öyküsünün. Ama ne farkeder ki.. Nasıl olsa herkes bir başka hikaye uyduracak. Rahat uyu yol arkadaşım. Toprağın bol olsun... |
Şerif Erginbay |
Sardunyalı Balkon Öksüz kışın ilkyaza penceresi Açılır dar kanatları martının Zamanın geç avlusundadır güneş Gülün ağzında iki uzaklık hecesi. Sardunya, fesleğen, papatyalar Yitmiş çığlığını arar bir kadın Ben onu anlarım, onu balkon anlar Ağzında iki uzaklık hecesi. O her şeyi anlar. Ağırlar iç balkonunda. |
Şerif Erginbay |
Senin Gecen ve Dil Güne körleşen gözün geceye ay penceresidir. Dil değiştirir ağzın gece yürüdükçe suyunla bir. Yollar, dereler dolaştırdığım sözüm yıldızlı gecen üstünedir. Dil değiştirir ağzın geceyle beni dilinin şelâlesine yerleştir. Yüzünü örteyim uzun yankıyla; senin yumulan gözlerin gönlüme penceredir, aynasında kuşların seviştiği. |
Şerif Erginbay |
| Sevda Sarkacından 1 ZOR BEKLEYİŞ Şimşeğin içinden geçiyoruz, göğsümüzde kanar güller! Uyuklar gölge uzun gökler altında yıldız barışıklığında geçer günler. 2 ZAMAN VE MEKAN Gülüşünün kırıldığı an öperim baldudak ağzından; yeniden yazılır tarih, göçerim acı yurdundan. 3 IŞILTILI TEN Soluğum yontar göğsünü açılır yol, ağzın dolgun başak, iki şimşeğin zamanında varoluruz ışıldayarak. 4 RENK Benim yalnızlığım esmer seninki yeşil, bir bozkır düşünürüm ellerim üşür. 5 DAMGALI DOĞUM Yeniden doğarız içinden bulutların, böleriz birbirimizi; sonra hep tenhalara her yanımız öpüş izi. 6 UZADIKÇA Şiir kadar yakın şiir kadar uzak, yıllarca uzar gider merhabamız sımsıcak. |
Şerif Erginbay |
| Sırdaş Yabancı “Yukarıya, daha yukarıya! ” diyene kaya gönüllülükle uzatır yorgun ellerini. Ama aşağılarda bir yerde, dağ göllerinin orada, ya da ince bir derede sıcacık bir yüreğin tıp tıp atıp durduğunu unutma! |
Şerif Erginbay |
| Son Yalana Dek Oyunları bozuyor acımasız yol. Ertelenmiş doğrular bugün eziyor bizi! Erdemin patikaları ışıldıyor ağır gecenin ağzında. Yine de kösnül sığınaklar ülkesi yaşatacak son yalana dek ikiyüzlülüğün kırallığını. |
Şerif Erginbay |
| Şiire Benzer Ekim Günleri de Şair yüreği şiirden gizler neşesini, acısını taşır dizelerden; kederlidir en güzel şiirler biraz da bu yüzden. Yağmur tutar ucundan bir şiiri götürür bağlar sevgiliye; onun yanıtı suskunluktur evet ya da hayır yerine. Sana acıkmış toprağı örseleme günlük heveslerle, suyunla bereketlendir; çünkü şiire benzer ekim günleri de. |
Şerif Erginbay |
| Şimşeğin Gözüyle Biz tam da onarırken eskiyen bir yalnızlığı, bir çift göz gönderiyor şimşek -unutmamız için her şeyi- dar gecemizin içine. Geciken yolla körleşiyoruz, bir kez daha yeniliyor söz. |
Şerif Erginbay |
| Tepe -Bir Düşülkenin Yurt Edinme Öyküsü- l. Ben tek başımaydım. Çocukluğumun kıyısında yüzdürüyordum taşlarımı. Sonra onlar geldiler: Düşlerine boyun eğen dik kafalılar! Kocaman yürekleriyle yorumladılar hayatı. Çocukluk düşlerimiz saçıldı orta yere: Birbirine karışan izlerin taradığı bellek. Kim eğilmeden geçip gidebilir onun gölgesi önünden yaşamı karşılamaya! ll. Düşlerimize yer aradık. Erden argıtlar yol verdi. Birkaç adımda özgürlüğü denedik. Yazgımızı karıştırdık bir tepeninkiyle. Bazen bungun aylar çevirdi sayfaları. Bazen şimşekler yılları böldü. Gündeşti acı ve coşku orağın adaletinde. Savruluyordu her şey imgelemin o daracık harman yerinde. Açık yüreklilikle ulaşıldı oraya. Yıllanmış yenilgilerin kahrıyla kabaran toprak yadsımadı hiçbir adımı. Çakmaktaşlarının insafsız sınavında berkitildi beden ve tin. Çocuklar parmak uçlarından başlattılar özgürlüğün yürek atışlarını. Ve “Tepe” oldu orası. Geri dönmeyi yedekleyerek yola çıkanların paramparça oldu düşleri kayalıklarda. Düşbazlar yankılarını bile götürdüler sır gibi sakladıkları aldaçlarının terkisinde. lll. Tohumun çıtlayan ürpertisini, yorgun toprağın aceleci su içişini bir ikindi vakti öğrenebilir Tepe’nin çocukları. Kanatlarında güneşin altın tozlarını taşıyan arının gizini, dupduru bir öpüşün bütün ömre sığabileceğini bir ikindi vakti öğrenebilirler. Öğrenirler ve susarlar! Susarlar: Tepe’de kocaman üşür ay! Kocaman düşlerin gebeliğinden. Bir şafak öncesi fırlayıp gidebilir gecenin en dingin yerinden. Yalnızlığın gökadasında açar düşülkenin göğem çiçekleri. Kaygıların toprağında ışıldaklardır. Umudun gölgesinde hep yanacaklar... hep yanacaklardır...! |
Şerif Erginbay |
| Unutma Sana kopup gelen her çiğ ışığı yıllarca acılarınla ısıtıp koynunda çıkarıyorsun elinden bir yaban güvercini gibi bir daha tanımayan seni. |
Şerif Erginbay |
Uyan Masallar “Seni özleyeceğim..! ” “Özleme soluksuz kalırsın..” dedi kadın. Kadının, bakışlarını uzaklarda, denizin üstünden dağların gökyüzüyle buluştuğu çizgide gezdirişini izledi uzun süre adam. Güzel iri gözlerinin derinlerinden gelen sorgulayan umutsuz boşluğa seslendi: “Ben masalımızı istiyorum.” “Bu masal seni uyutmaz... Uyanışımızın masalı olur ancak. Uyanman kötü. Cinleri lambadan çıkartmaya zorlama. Uyumalısın sen.! ” “Saçlarının, kırmızı güllerinin kokusu böyle büyürken bende, nasıl uyuyabilirim? ” “Göğsümde uyu. Anne kollarımın sıcağında. Masalımız tümüyle tozpembe değil, devler var, haramiler var.. Hepsiyle başa çıkamazsın..” “Sen yanımda ol..” “Söz veremem. Biliyorsun yarınsız geldim sana. Şimdiki an’da karşılaştık seninle.” dedi kadın. “Ellerimiz ve dudaklarımız suç ortağı bu masalın. Eğer korkarsak bu masalı kimler okuyacak. Masalımızdan sorumluyuz biz. Kaçamayız, bu masal kendini yazdırtacak tohumları ekti ruhumuza çoktan.” Kadın: “Yaşanmamışlıkların örselediği yüreğinin sarhoşluğu bu. Özgürlüğünle sarhoşsun, yenik düşüyorsun. Ben kabuk bağlamış yaralarımla geldim, senin açık yaralarını sarmaya. Yarın kanamaktan korkuyorum.” “Eteklerimizde taşlar ve ruhumuzda yaralar var, böyle karşılaştık biz.” “Taşlarımızı ayaklarımıza düşürmeden, kanamadan geçebilir miyiz bu masalın içinden. Kimseler incinmeden? ” “Herkesin, her şeyin avukatı var, ama aşkın yok..! ” dedi adam. Kadın: “Olması gerekenle, bizim istediklerimiz arasında uçurum olmamalı.” “Değerlerimiz var, gençlik yıllarımızdan süzülüp gelen.. Onlar hem gündüzümüze hem de gecemize dahil.” dedi adam. “Seni özleyeceğim..! ” “Özleme soluksuz kalırsın..” dedi kadın. “Yanlışlara da ihtiyacım var.. Ama sığda yaşanacak şeyler değil. Derinlerde soluksuz kalabileceğim yanlışlıklar istiyorum ben.” dedi adam. Kadın: “Ya beni sığların ışıltılı renkleri kendine çekerse.. Soluğum yetmezse o kadar çok diplerde kalmaya.. Belleğimi acıtırsa kabuk bağlamış yaralarım.” “O masala sığındım çoktan.” dedi adam. “Şu an’ın masalında kalmalıyım. Yarın düşlerimden vazgeçmeyi öğrenmem için bir hayat yaşadım ben.” dedi kadın. “Seni özleyeceğim..! ” “Özleme soluksuz kalırsın..” dedi kadın. Adam: “Bir dere kenarında gökyüzüne bakarak uykuya dalarken düşleyeceğim seni.” “Yıllardır geceleri avuçlarımda parlattığım taşı vereceğim eline. Taşları severim, renk renk, büyüklü küçüklü taşlar koyarım yastığımın altına, yatağa. Onlarla uyurum.” dedi kadın. Adam: “Parmaklarım ürperiyor sedefinden.” “Masalın ortasından geçiyoruz çünkü..” “Ellerimizle düşünüyoruz; ellerimizle düş görüyoruz da ondan.” dedi adam. “Yıldızları boyuyorsun içimde. Direnemem bu akıntıya, bu renklere artık.” “İnce yüzünün gülümseyen yerlerine damlıyorum, dağılıyorum sende.” “Yağmur yağacak..! ” dedi kadın. “Evet.. Ama çıplak omzuna altın rengiyle vuran gün ışığı nedir ki böyle? ” dedi adam. Kadın: “Düş görüyorsun... Bir masal bu. Sana uyan bir masal. Daha çok göreceksin..! ” |
Şerif Erginbay |
| Uzakta Uzakta, zeytinliklerin orada, karayılan yolların suya eğildiği o sıcak kıyıda.. orada, sevgilim orada, uzakta. Uzakta, incirlerin orada; yeşil yosunları ıslak bir mağaraya indirmiş gölgeli bakışlarını, avuçlarında gök, deniz çıplak ayaklarında. Uzakta, çınarların orada; dalgın kırmızı bulutlar omuzunda, ıslanıyor sözdüğümü dudaklarımda; uzun bir mektup yazıyor yeşil sazlıklardan içime akan yağmurla. |
Şerif Erginbay |
| Uzun Bir Çığlık İçin Yıllarca Susmak Gerek Uzun bir çığlık için yıllarca susmak gerek; şafak için gece nasıl susarsa, Dere coşmak için nasıl beklerse Kasım’ı. Uzun bir çığlık gerek vurmak için karanlığı! Hüznün kara bulutları vardır, bekleyişin ardında dağlar, unutulmak bir adın başka bir adı. Bir kol demiri sessizliğidir uğuldayan boşlukta. Bir bedenin suskun kaygısı: belki de uzun bir çığlıktır beklenen yaşamın kendisinden! |
Şerif Erginbay |
| Ve Ne Çok Sular Yalnız bir suydum ben eskiden yorgun bir derenin kıyısında. Bir dağ gölüydün sen usulca şarkılar söyleyen. Ezgilerin inerdi bana, yıldızlanır akardım, koşardım ışıltılı dünyana. Ve ne çok sular.. ne çok aktık ırmak olduk seninle seviştikçe çoğaldık... |
Şerif Erginbay |
| Yakamoz Tozlu yollardan geçiyorduk: Eski güzlere saplanan dikenlerin acısı.. Kırçiçekleriyle taçlanan gün: Her an bir umut izleği.. Sevgilimin ışıklandırdığı patika yakamoza çıkardı bizi: Avunmak yok -yaşamın kalbine dalıyoruz- soluk soluğa ve soluksuz! Balıkçı kasabası: Bin yıllık gözyaşı ve aşkolmuş denizi, bin yıllık uğultu, her aşka batırılmış bir sandalın masalı... Tozlu yollardan yakamozun kalbine; -Nisan yağmuruyduk sevgilim! - kasabanın geniş sofrasında şarap... Tozlu yollarda yıkandık: Eski güzlere saplanan dikenlerin anısı.. Taçınla aydınlanıyor bütün sular: Kâlbim bir umut izleği.. |
Şerif Erginbay |
Yan Yana Işıma bu güzel güneşe; uçkunuz yağmurlarımızda. Doğdun, doğduk... yeniden: Masmavi bir gülümserlik olduk bize? deniz yerle bakır göğün arasında. |
Şerif Erginbay |
Yaz Bitti eskidi yaz. Sarı sıcaktan bozbulanıklığa, kurşiniden zifiriye bir yol. Bir yol gibi bitti yaz. Doğuyor şimdi yeniden kalbinden şimşekler zamanı. Bir aşk gibi bitti yaz. |
Şerif Erginbay |
Yolcunun Düşü ve Gerçeği Aylardan sonra başlangıca döndü yolcu. Dal köprünün başında durdu. Gülün ağzından düşen her çiy damlası tozlu postalın üzerinden yuvarlanıp otların arasında kayboluyordu. Hasat edilmiş tarlanın arkasındaki bağ evine baktı. Solgun ışıkta bir gölge aradı bakışları. Yoktu! Bacanın tüten dumanı Gürlen Dağı’na yüzlerce isli patika açıyordu. “İşte burada! ” diye bağırdı. “Eğer burada yer bulamazsa hakikat kendine, bütün yolculuk düşleri boşuna! ” Gülün ağzından dökülen çiylere gözyaşları karışıp duruyordu. Yeni yolaklar arıyordu gözleri. Ama burada; burada! Hep burada! |
Şerif Erginbay |

| Zor Seçim Kokmuş su yengisini taçlandırmaya hazır. Dostlar isteğin yaldızlı tuzaklarına pek teşne. Binlerce salak eşlik eder ruhunu pazara çıkarmışa. Birkaç cesur insan altedebilir kanayan yaşamı. Çocuk yüzlerinde yıldızlı gülücükler açtırabilir birkaç insan. Bir kez daha yakıyorsam ışıklarımı, öylesine bakışların gölgesinde, bir kez daha; umudum yılanın gömlek değiştirmesinedir. |
Şerif Erginbay |
"Sanat ve entelektüel çaba günlük yaşantıda insan davranışına yön verici içselleştirilmiş bir güce ulaşabilirse, tarihin ve coğrafyanın örsünde insan tinine yeni bir biçim vermeyi başarabilirse, belki o zaman gezegenimizde yaşanılası bir hayat filizlenebilir." Şerif Erginbay